Sadi Çilingir tarafından yazılmış tüm yazılar

4. Uluslararası Dijital Film Festival İstanbul (DFFI) Ödül Töreni 20 Ekim’de Fişekhane’de

Şehrin tarihi dokusunu ve modern ritmini eşsiz bir ambiyansta buluşturan Fişekhane, sanatın farklı disiplinlerine yönelik verdiği desteklere bir yenisini daha ekledi. Fişekhane, bu yıl ‘Sinemada İnsan Merkezli Dijital Dönüşüm, Yaratıcılık ve Paylaşılan Sorumluluk’ temasıyla düzenlenen 4. Uluslararası Dijital Film Festival İstanbul’un (DFFI), mekân sponsoru oldu. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki 27 ülkeden bağımsız kısa filmleri bir araya getiren festival, 16 – 20 Ekim 2026 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenecek. Festivalin ödül töreni ise 20 Ekim 2026 Salı günü Fişekhane Ana Sahne’de gerçekleştirilecek.

4. Uluslararası Dijital Film Festival İstanbul (DFFI) Ödül Töreni 20 Ekim’de Fişekhane’de yazısına devam et →

Fall

Scott Mann’ın yönettiği ve Grace Caroline Currey, Virginia Gardner, Mason Gooding, Jeffrey Dean Morgan, Jasper Cole ile Darrell Dennis’in oynadığı Fall, 09 Ekim 2026’da Chantier Films dağıtımıyla Chantier Filns tarafından vizyona çıkarıldı.
Kocasını trajik bir tırmanış kazasında kaybettikten sonra içine kapanan Becky, en yakın arkadaşı Hunter’ın önerisiyle hayatına yeniden yön vermeye çalışır. İkili, çölün ortasında bulunan terk edilmiş bir televizyon kulesine tırmanmaya karar verir. Ancak zirveye ulaştıktan sonra iniş merdivenlerinin çökmesiyle yüzlerce metre yükseklikte mahsur kalırlar ve bir hayatta kalma mücadelesi başlar.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb

Fall yazısına devam et →

Hepimiz Suçluyuz / Digger

Alejandro Gonzalez Iñárritu’nun merakla beklenen son filmi ‘Digger’da perde Amerikalı petrol baronu Digger Rockwell’in (Tom Cruise) görkemli odasına açılıyor. Dünyayı parmağında oynatan dolar milyarderi 30 küsur yıldır birlikte uyuduğu, ölmekte olan kedisi Maggie’nin derdine çare aramaktadır, lakin Grönland’dan gelen haberler hiç de iç açıcı değildir. Patron buzuldaki çatlak ve metan sızıntısı konusunda defalarca uyarılmıştır gerçi, ancak her zamanki kibriyle uyarıları görmezden gelmiştir. Tehlike kapıya dayandığında beklenen gerçekleşir ve sondaj platformu büyük bir patlamayla alevler içinde kalır. Çevredekiler kaza kurbanlarını kurtarma derdine düşmüşken aklı yatırımında olan vahşi kapitalizmin ağa babasının, atalarının bir asır önce 10 sentlik kürekle Texas çölünde 40 gün 40 gece acı içinde kazarak çıkardıkları siyah altın mirasını; politikacılara, bürokratlara, Eskimolara para yedirerek kurmuş olduğu, günde 6

milyon varil petrolün üretildiği Kuzey Buz Denizi imparatorluğunu sonlandırmaya hiç niyeti yoktur. Patlama sonucu anakaradan kopan Washington D.C.’nin 5 katı büyüklüğünde bir parçanın üç gün içinde Norveç kıyılarına vurduğunda büyük bir tsunami felâketine neden olacağı gerçeği ile yüz yüze geldiğinde ise, saldığı felâketten insanlığın kurtarıcısı olarak sıyrılabilme planları kurmaya başlar. Digger, önce ABD Başkanı ve adamları ile Oval Ofis’te düzenlenen toplantıda, daha sonra Avrupa Parlamento’sunda sazı eline alacaktır.

Meksikalı usta yönetmen eleştirmenleri ikiye bölen son yapıtında kendi ‘Dr. Strangelove’ını yapmak üzere yola çıkmış. Stanley Kubrick’in 1964 yapımı ünlü başyapıtı, soğuk savaş yıllarında paranoyak Amerikan generali Jack Ripper’ın Sovyetler Birliği’ni hedef alan bir nükleer saldırı emri vermesi ve Rusların karşı atağı neticesinde global bir nükleer felâketin eşiğine gelinmesi üzerinedir. Film savaş, siyaset, ordu bürokrasisi ve insanlığın yok olma riski gibi ciddi konuları muazzam bir alaycılıkla ele almasıyla ‘Soğuk Savaş’ paranoyasının göbeğinde çekilmiş, gerçek hayattaki figürleri acımasızca tiye alan bir tarihsel ayna, sinemadaki kara mizah ve politik hicvin doruk noktalarından biridir.

60’lı yılların nükleer savaş tehdidinin yerini çağımızın küresel iklim felâketine bıraktığı filminde, ‘Ripper’ ile ‘Digger’ isimlerinin benzerliğinden yola çıkan Iñárritu, Kubrick’in ünlü ‘Savaş Odası’ tasarımını Başkan’ın adamları ve ordu mürettebatının toplandığı ünlü ofisine taşımış. Fakat asıl fırtına, Cruise’un Avrupalı müttefiklerin karşısına çıktığı 11 dakika uzunluğundaki tek kişilik şovu sırasında kopuyor. ‘Panik iyidir, yanan evden kaçarken kimse fırını kimin açık bıraktığını düşünmez’ söyleminden hareketle ‘Digger’ın hikâyeyi şekillendirmekte üstüne yoktur. Hükümetlere ve medyaya rüşvet vermek suretiyle Grönland’ın milli parkında sondaj yapan firmasının yol açmış olduğu felâketin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmaz. Tepeden baktığı Avrupalılara ‘kurban’ değil, ABD yardımı gerektiği mesajını küçümseyici bir üslûpla verirken, teknolojinin nimetlerini bağrına basan tüketim toplumlarıyla yüzleşir. Dünyanın ana sütü dediği ‘petrol’ için gezegenin dibini delmeye devam etmesine onay veren onlar değil midir. Vahşi kapitalizmin kurallarına göre ‘bu, iş yapmanın bedelidir, kayıplar olacak ama kervan yoluna devam edecektir’.

Avrupa Parlamentosu üyeleri Fellini’nin ünlü ‘Orkestra Provası’nın finalini andırır bir biçimde birbirlerine girerken, Digger galaksinin koruyucusu tavrıyla suçun hepimizde olduğunu pervasızca haykırır. Küresel ısınma sürecinde adı çokça telaffuz edilen karbon salınımı treni çoktan kaçmıştır. Alınan çevreci önlemler, dalgalardan korunmak için yapılan kumdan kalelerden ibarettir. Bu ve benzeri şirketlerin gezegenimizin tahrip edilmesi üzerinden yükseldiği ise tek gerçektir. Ölümün eşiğindeki Maggie ya da anal kanserle mücadele eden ABD başkanı can çekişmekte olan dünyamızın metaforu olarak kullanır Meksikalı sinemacı. Konu çok ciddidir belki, ancak Kubrick ustanın başyapıtına benzer bir biçimde olan biteni ve de olacak olanları acı bir mizahla sunmaktan kedini alamaz. Bizler de, hiciv, fars, drama, trajedi farketmeksizin dönüşü olmayan otobanda umarsızca yol alan gezegenimizin hali pür melalini şaşkınlıkla, kahkahalara karışan hüzünle izler, finaldeki tiyatro seyircileri misali katarsisi yaşadıktan sonra kaldığımız yerden tatlı hayatımıza dönüş yaparız. Ama nereye kadar?

Batılı bazı eleştirmenlerin aksine, Iñárritu’nun 35mm VistaVision formatında çektiği filminin yarınlara kalacak önemli bir film olduğunu düşünenlerdenim. Üstadı kendi dahil 4 kalemin imzası bulunan çok katmanlı girift senaryosu için kutluyorum. ‘Birdman’ ve ‘The Revenant’da birlikte çalıştığı 3 Oscar’lı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile renk uzmanı Peter Doyle, sıradışı bir görsel estetiğe sahip, soluklaştırılmış ve grileştirilmiş renk paletiyle, kurumsal açgözlülüğün ve çevre felâketinin yarattığı buz gibi duygusuz dünyayı perdeye taşımış. Yönetmen filmin müzikleri için ana akım bir Hollywood bestecisi yerine, doğadaki saha kayıtlarını ritme dönüştürmesiyle tanınan İngiliz asıllı avangard müzisyen Cosmo Sheldrake ile çalışmış. Müzikal altyapıda geleneksel enstrüman kullanılmamış, distopik geleceğin absürd ve ürkütücü ritmlerinin tamamı nesli tükenmekte olan kuş seslerinin dijital olarak bükülmesiyle elde edilmiş.

Bir Broadway oyuncusu edasıyla döktüren Cruise, muhtemelen Oscar adayı olacak olan dinamik performansıyla filmi sürüklüyor. Diğer oyuncular da birinci sınıf aktör ve aktrislerden oluşuyor, ancak Cruise üzerinden yürüyen hikâyede, Sandra Hüller, Riz Ahmed ya da Michael Stuhlbarg gibi değerler kısa rollerinde pek varlık gösteremiyor. ‘Barton Fink‘ten beri en parlak yorumunda izlediğimiz John Goodman ise ağır hasta megaloman ABD başkanı kompozisyonunda birkaç sahnede de olsa Cruise’dan rol çalmayı başarıyor.

Filmi henüz görmeyen ve hiç spoiler almak istemeyenlerin okumayı burada kesmeleri için uyarımı yaparak, Iñárritu’nun asıl sürprizini sona saklamak istedim. Yönetmen ‘Birdman’de kurduğu ‘Meta-Tiyatro’ ya da ‘oyun içinde oyun’ anlatı yapısını burada da kullanıyor. ‘Birdman’de film boyunca, Raymond Carver’ın öyküsünü Broadway’e dönerek sanat çevresinde kaybolmaya yüz tutmuş itibarını yeniden kazanmaya çalışan aktör Riggan Thomson’un (Michael Keaton) sahneye koyduğu ve başrolünü oynadığı oyunun provalarını, sahne arkasını ve prömiyerini izlemiştik. Iñárritu bu defa ilk 20 dakikasının bitiminde provaları yapılmakta olan bir oyunun içinde olduğumuzu ifşa ediyor. ‘Fossil Fools’ adlı avangard temsilde petrol baronunu canlandıran Curtis Markson (Tom Cruise) ile Thomson’un oyun kişilikleri ile gerçek hayatları arasındaki kişisel kriz eşzamanlı olarak devreye girerken, kaotik tempolu iki film arasında bir kardeşlik bağı kuruluyor.

(05 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Asghar Farhadi, Adana Altın Koza’da

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, dünya sinemasının usta yönetmenlerini ve yılın en heyecan verici yapımlarını sinemaseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Festival bu yıl, günümüz dünya sinemasının en saygın ve etkili figürlerinden biri  olarak kabul edilen, iki Akademi Ödüllü ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Asghar Farhadi’yi ağırlamanın haklı gururunu yaşıyor. Bir Ayrılık (A Separation) ve Satıcı (The Salesman) adlı tanınmış filmleriyle iki kez En İyi Uluslararası Film Akademi Ödülü (Oscar) kazanan Asghar Farhadi, 29 Eylül Salı günü Adanalı sinemaseverlerle bir araya gelecek.

Asghar Farhadi, Adana Altın Koza’da yazısına devam et →

Erdal Öz Edebiyat Ödülleri Açıklandı

2008 yılından bu yana verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün, bu yıldan başlayarak üç ayrı dalda düzenleneceği duyurulmuştu. Geleneksel Erdal Öz Ödülü, “Onur Ödülü” adıyla edebiyatımızın ustalarına sunulmaya devam edecek. Bunun yanında her yıl bir “Roman Ödülü”, bir de “İlk Öykü Kitabı Ödülü” verilecek. Ödüllerin seçici kurulları yaz boyu süren çalışmalarını sonlandırdı. Böylece Erdal Öz Edebiyat Ödülleri’nin bu yılki sahipleri de belli oldu, 2026 Erdal Öz Onur Ödülü, Adnan Özyalçıner’e; 2026 Erdal Öz Roman Ödülü, Polat Özlüoğlu’na ve 2026 Erdal Öz İlk Öykü Kitabı Ödülü, Nesimi Yetik’e verilecek.

Erdal Öz Edebiyat Ödülleri Açıklandı yazısına devam et →

Blumhouse’tan Diğer Anne Filminin Yeni Afişi Paylaşıldı

Testere (Saw), Ruhlar Bölgesi (Insidious) ve Korku Seansı (The Conjuring) serileriyle modern korku sinemasının en etkili yaratıcılarından biri olan James Wan ile Host ve Öcü‘nün (The Boogeyman) yönetmeni Rob Savage’dan, evinde kendi annesine ürkütücü derecede benzeyen karanlık bir varlıkla ilişki kuran genç bir kız olan Bela’nın giderek kararan dünyasına yapılan dehşet verici bir yolculuk geliyor. Oscar ödüllü Jessica Chastain, filmde hem Bela’nın annesini hem de bu varlığın tezahürü olan “Diğer Anne”yi canlandırarak çift rolde yer alıyor. Jay Duplass, Bela’nın babası Daddo’yu, Arabella Olivia Clark ise küçük kız Bela’yı canlandırıyor.

Blumhouse’tan Diğer Anne Filminin Yeni Afişi Paylaşıldı yazısına devam et →

Ferhan Baran Yazıyor: O Artık Aynı Kadın Değil / Kraliçe Zor Durumda

76. Berlin Film Festivali’nde ayakta alkışlanan Lance Hammer imzalı ‘Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea’* aile, akıl sağlığı ve cinsel rıza gibi meseleler üzerine kafa yoran, yürek parçalayıcı bir dram. Filmin ana karakterleri Martin (Tom Courtenay) ile Leslie’yi (Anna Calder-Marshall) kasvetli bir Londra sonbaharında, sırtları bize dönük, taş merdivenleri tırmanırken görüyoruz. Ahir ömürlerinde birbirlerine destek olan yaşlı çiftin iki katlı evlerinde … Devamı…»

Korkut Akın Yazıyor: Taciz, Tecavüz ve Polis. Peki Çözüm Ne? Kraliçe Zor Durumda

Amanda (Juliette Binoche), ziyareti sonrasında, annesi Leslie’yi (Anna Calder Marshall) kocası Martin’le (Tom Courtenay) sevişirken görür. Polise, annesinin demans hastası olduğunu belirterek sevişmeye onayının alınmadığından şikayet eder. Üvey babası ne kadar diretse de polis kendi kural ve yöntemiyle sorunun taciz – tecavüz olduğu gerçeğinden hareketle işlem yapar. Orijinal adı Queen At Sea olan (büyük olasılıkla deyim bu ad, … Devamı… »

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, Emeğe Ödüllerle Başladı

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül 2026 Cumartesi akşamı Merkez Park Amfi Tiyatro’da gerçekleşen görkemli törenle kapılarını açtı.  ve festival programının tanıtıldığı gecede, geleneksel Orhan Kemal Emek Ödülleri Yönetmen Aydın Sayman ile Oyuncular Macit Koper ve Suna Selen’e takdim edildi. Sunuculuğunu Ali İhsan Varol’un üstlendiği gece Nükhet Duru’nun unutulmaz konseriyle sona erdi.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, Emeğe Ödüllerle Başladı yazısına devam et →

Cengiz Bozkurt Tam Bir Egeli Oldu, Müfit ve Dondurmacının Başına Açtıkları: İpoteklerle Mücadele

Türk sinemasının unutulmaz mizah klasiklerinden Dondurmam Gaymak, 20 yıl aradan sonra yepyeni hikâyesiyle seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor. Eyüp Boz’un yönettiği, Unik Film yapımı, senaryosunu Eyüp Boz ile Melik Saraçoğlu’nun kaleme aldığı Dondurmam Gaymak: Gapital, 16 Ekim’de sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Filmde Cengiz Bozkurt, kendini büyük bir girişimci sanan, borç batağında olsa da özgüveninden hiçbir şey kaybetmeyen ‘şaşkın damat’ Müfit’e hayat veriyor. Ali Usta’nın binbir emekle kurduğu Nasip Dondurmaları, Müfit’in hatalı yatırımları ve bilinçsizce aldığı çeşitli krediler yüzünden oldukça büyük bir borç yüküne saplanıyor.

Cengiz Bozkurt Tam Bir Egeli Oldu, Müfit ve Dondurmacının Başına Açtıkları: İpoteklerle Mücadele yazısına devam et →

Gupi ve Gülmeyen Kral

Arkın Aktaç’ın yönettiği ve Gupse Özay, Rüzgar Özacun, Dora Kaplan, Ayris Kaplan, Fatih Özacun, Sait Seçkin, Seda Can, Oğuz Özoğul, Arda Tümer ile Ali Hekimoğlu’in seslendirdiği animasyon film Gupi ve Gülmeyen Kral, 23 Temmuz 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Gupi Animasyon Film Yapım tarafından vizyona çıkarılıyor.
Gupi ve Gülmeyen Kral, adlı animasyon filmi, yaşamlarını sürdürdükleri apartmanlarındaki boş daireye pasta götürmek için giren Gupi ve arkadaşlarının bir dolabın içinden geçerek kendilerini hüznün hüküm sürdüğü karanlık bir boyutta bulmalarını ve hiç gülmeyen bir Kral’ı güldürerek o diyara mutluluğu geri getirmeye çalışmasını anlatıyor.

  • Basın Bülteni
  • Instagram
  • Fragman

Gupi ve Gülmeyen Kral yazısına devam et →

Devrinin Adamı

Emmanuel Marre’nin yönettiği ve Swann Arlaud, Sandrine Blancke, Jean Baptiste Marre ile Harpo Guit’in oynadığı Devrinin Adamı (A Man of His Time), 23 Ekim 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla Mars Production tarafından vizyona çıkarılıyor.
Eylül 1940’ta Vichy’e meteliksiz gelip faşist rejime kapılan Henri Marre, mühendislik metodolojisini ve mutlak itaati her şeyin üstünde tutarak vatanı kurtarma maskesi altında yıkımından kaçmaya çalışır. Yönetmen Marre’ın büyük büyükbabasının arşivinden yola çıkarak yazdığı film; hür iradesiyle faşizme hizmet eden vasat bir adamın, kötülüğün sıradanlığıyla tarihin utanç verici bir figürüne dönüşümünü anlatıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Devrinin Adamı yazısına devam et →

Lowen ile James’in Çok Farklı Hayatları: İki Film Birden

Adana’da Altın Koza sürerken basın gösterimlerine pek bir rağbet yok. Ancak ilginç, ilginç olduğu kadar güzel, güzel olduğu kadar duygulu, duygulu olduğu kadar da heyecanlı filmler izledik. Ekim’in ilk haftasında gösterime girecek iki filmi bir arada aktarmanın hüznü içerisindeyim… nedenini okuyunuz.

“Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı”, hiç göze gelmeyen, ama aslında bilinen, bilinmezden gelinen bir konuyu işliyor: “Gölge Yazarlık”. Birilerinin yerine daha iyi, daha güçlü, daha yazınsal anlatan birinin -imzasını kullanmadan ve hiçbir zaman için belirtemeden- kitap yazması. Dünyaca ünlü yazar Verity Crawford (Anne Hathaway) bir nedenle yarım kalan kitabını, maddi sorunlar yaşayan, bir türlü öne çıkamayan yazar Lowen Ashleigh’in (Dakota Johnson) tamamlamasını ister.

Colleen Hoover’ın satış rekorları kıran aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan baştan çıkarıcı psikolojik gerilimi Nick Antosca senaryoya uyarlamış ve Michael Showalter çekmiş. Kitap Yeşim Öksüzoğlu’nin çevirisiyle “Epsilon Yayınları”ndan çıkmış ve 17 baskıya ulaşmış. Yani, Türkçede de okurun ilgisini çekmiş bir gerilim…

Lowen, hazırlık çalışmaları sırasında Verity’nin notları arasında ilginç bilgilerle karşılaşır. Verity’nin kocası Jeremy (Josh Hartnett) hakkındaki rahatsız edici ve karanlık itiraflardan şüphelenir. Bir süre sonra kurmaca ile gerçek(lik) birbirine karışır. Lowen ile Jeremy arasında zaman içerisinde gelişen cinsel çekim de acaba yeni bir sorunun başlangıcı mıdır?

İkinci film: Vahşinin Kalbi

Savaş gazisi (hangi savaş olduğunu sormayın, çünkü ABD her yıl dünyanın bir başka bölgesinde muhakkak bir savaş çıkarıyor ve hepsinde de haklı olduğunu kanıtlama peşinde…) James Belmort (Brad Pitt), kendi kullandığı uçağında “emeklilik” yaşıyor. Bilirsiniz, hiçbir kahraman yalnız olmaz, James’in yanında da Odin adlı yine savaş gazisi bir köpek var.

Biz, bu ikilinin zorlu doğa koşullarındaki mücadelelerini izliyoruz. Kimsenin gitmediği, insan ayağı değmemiş bölgelerde sessiz, sakin ve huzurlu günler geçiriyorlar. Kuş veya balık avlayıp karınlarını doyuruyorlar, akıllarına estiğindeyse uçak kendilerinin zaten, başka yerlere gidiyorlar; kar kış, yağmur, güneş, gölge umurlarında bile değil. Ancak her güzelliğin bir sonu var(dır).

Bir yerden bir yere giderken, kalp krizi geçiren James, kontrolünü kaybedince uçak düşer. Pusula ve harita yardımıyla yönlerini ve yollarını bulmaya çalışırlar. Odin’i oynayan köpek, Brad Pitt kadar hatta ondan yer yer daha başarılı… Derelerden geçiyorlar, sulara kapılıyorlar, yiyeceklerini kemirgenler tüketiyor ve zaman içerisinde sadece bir bıçakları kalıyor silah olarak yanlarında.

Günümüz dünyasında doğa tahrip ve tağyir (eski zamanları hatırlayın, “tebdil, tağyir ve ilga” geçerdi mahkeme kayıtlarında; şimdi devlet-ler yapıyor bunları ama kimse yargılamıyor onları) edildiğinden şehirlerde küresel ısıtma nedeniyle kuraklık ve sellerle boğuşurken ne orman kaldı ne de doğal yaşam… Yaşamın güzelliklerini (dereden su içme özgürlüğünü örneğin) beyazperdede de olsa görmek için izlenebilir…

Küçük bir not: Filmin başındaki sahne, hepimizi “bir umut” heyecanlandırdıysa da… sonuna kadar merak, heyecan ve umutla izleniyor,zaten çok da uzun değil, diğer örneklere bakarak.

(02 Ekim 2026)

Korkut Akın

korkutakin@gmail.com