Sinema Kültürü Üzerine…

17 Mart’tan bu yana Türkiye’de sinema salonları kapalı. Bu tarihten önce ülke çapında hizmet veren 450 aktif lokasyonun varlığından söz etmek mümkün. Bu lokasyonlarda film gösterimi yapılan 2.800’e yakın sinema perdesinde faaliyetler tamamen durmuş durumda, sinema çalışanları da işlerine dönecekleri günü evlerinde bekliyor. Doğal olarak bu sinemalarda vizyona çıkartılması düşünülen birçok Türkiye yapımı ve yabancı film de beklemede… Sinema işletmelerinin başbaşa kaldığı bu felç hali film yapımcılarının da bütün yatırım plânlarını bozmuş durumda. Kısacası yaklaşık bir yıldır hastalıktan ötürü yataktan kalkamayan Türkiye sinema piyasası şimdi top yekûn felç geçiriyor. Yalnızca sinema mı? Lokantalar, stadyumlar, spor merkezleri, parklar, bahçeler bunlara benzeyen alanlarda hizmet durdurulduğundan buralarda gerçekleştirilen bütün sosyal ve toplumsal aktiviteler aynı felci yaşıyor… Kurgu ya da değil, insanlığın, alışkanlıklarının değiştiği –değiştirildiği- bir ayar sürecinde olduğumuzu da düşünebiliriz. Süreç tamamlandığında birçok şey aynı olmayacak. Eğitim sisteminin dinamiği değiştiriliyor, temassız ticaret, ulaşım-iletim, dijital uygulamalar ve onları var eden makinelerin kullanımı gibi alanlarda adeta devrim oluyor ve bu alanların hiçbirinde yalnızca eski kurallar geçerli olmayacak. Ülkeler sağlık alt yapıları açısından akademileri, doktorları ve profesörleriyle birlikte ulusal sınavlar veriyor. Hükümetler ve devletler etkinliklerini, dinamiklerini gözden geçiriyor. Ülke sınırlarının mânâsı, insanlığın birbiriyle iletişimi gibi küflenmiş birçok düşünce dört başı mamur olarak değerlendiriliyor. Her gün dünyadaki insan nüfusundan biner biner yaşam eksilten bu acımasız virüs süreci birçok alanda kaçınılmaz olarak şapkanın öne konmasını sağlamış gözüküyor. Bekleme sürecinin ardından formunda ve anlamında pek fazla değişiklik olmayacak olgular da var. Meselâ yeme-içme kültürü, eğlence kültürü, gezme, tozma, meyhaneler, spor, düğünler… Ayar sürecinin ardından yaşanacak normalleşme ve kanıksamayla eskisi gibi, insanlar koşa koşa bu özlediği mekânlara gitmeye devam edecek. Doğudan batıya doğru gelişmelerin yaşandığı şu dönemde normalleşme sürecine giren Çin Halk Cumhuriyeti’nde kitlelerin ağızlarında maskelerle parklara akın ettiğine şahit olmamız haftalarca tecrit hayatı yaşayan insanların özlediği yerlere akın edeceğinin normal bir göstergesi… Kanımca değişikliğe uğramayacak bir diğer olgu da sinema ve sinema kültürü. Pandeminin gerektirdiği önlemler çerçevesinde eğlence piyasasındaki durgunluk gibi birçok sektörde de bekleyiş sürerken, ülke ekonomilerinin eski günlerine dönmesi için sürecin en sağlıklı şekilde tamamlanması bekleniyor. Evet, bu sektörlerin hiçbiri ortadan kalkmayacak. Kaldı ki bugün kaçınılmaz olarak yükselişte olan dijital uygulamalar, ev teknolojileri gibi piyasalar dünya ekonomisinin devleri; otomotiv, yeme-içme, eğlence sektörlerinin feda edilmesine neden olmayacaktır. Aksine tecritten ve izolasyondan sonra bu tür piyasalarda olağandan daha fazla hareketliliklerin de görülmesi muhtemeldir.

Türkiye’de sinemacılık

Doğrusu, Türkiye sinemaları mevcut virüs krizinden önce ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Hiçbir ilâç, uygulanan tedaviler 2018’den 2019’a, 11 milyon biletlik kaybı engelleyemedi. Dünyadaki vizyon dinamiklerini, projeksiyon güncellemelerini yakından takip eden Türkiye, 2015’ten 2018’e sinema gişelerindeki yerli film bilet satışı oranında Avrupa’nın göz bebeğiyken ne oldu da çöküş başladı? Sinema salonlarında perde/hafta blokajı için sinemaseverlere dayatılan acube filmler, dijital mecralarda milyonlarcasının olduğu, hiçbir tarzı yansıtmayan, perdelerde hantallığa ve yorgunluğa sebep olan, birbirini tekrarlayan yerli sinema filmleri ve onların kabak tadı veren içerikleri, sinema piyasasının temel iki dinamiği; sinema salonu işletmecileri ile film yapımcıları arasındaki kavganın suhuletle çözülemeyip sinemaseverlere yansıması, Türkiye’deki sinemacılık faaliyetlerinin icra alanı sınırlarının net ve koruyucu çizilememesi, sinema harici mecralarla filmlerin ilişkisinde sinema piyasasının elini güçsüzleştiren düzenlemeler, teknik açıdan yetersiz sinema yapıları, Blu-Ray formatında filmlerin dağıtılması ve bu formatta sinema işletmelerinde film gösterilmesi gibi büyük büyük dertler yüzünden sinema piyasamız kaçınılmaz sonunu kendisi hazırlamıştı. Başka bir bakış açısıyla; yukarıdaki dert başlıklarının Türkiye sinemacılığını önümüzdeki yıllara yayılarak yavaş yavaş kemirmesi ihtimâl dahilindeyken dünya çapındaki virüs blokajı sebebiyle tamamen duran operasyonlar kalıcı ve yapıcı hamlelere sebep olacak.

Global ölçüde sinemanın mevcut sorunları ve bu sorunlarla mücadele yöntemleri tartışılırken Türkiye’de ‘ticari açıdan ayakta kalmak’ adına yapılan girişimlerin, devrim görünümlü darbelerin, kolektiflikten uzak tekil kararların uzun vadede zararlarını yaşamaya devam edeceğiz. Sinema yaşamının öncelikle standartlarını oluşturması ardından da endüstriye dönüşebilmesi için Türkiye’de sinemanın icrasının bütün departmanlarını kapsayacak şekilde düzenlenmesi ve korunması gerekmektedir. Filmlerin ve sinema sanatının lokomotif mecrası olan sinema perdeleri özünde televizyon, diğer yansıtıcılar ve internet mecralarıyla hiçbir zaman aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Benzetmedeki gibi sinema, film yaratıcılarının lokomotifi diğer bütün mecralar da vagonu niteliğindedir.

Türkiye’deki icrasında topallayan sinemacılık yaşamımız 2019’un Şubat ayında kimilerinin ‘devrim’ deme cüretini gösterdiği derin bir darbe almıştı. Sinemaseverleri büyük beklenti içine sokan, dolayısıyla sinemacılığın icracı ortaklarını da heyecanlandıran yapımlardan birinin henüz perde vizyonu yolculuğu sürerken lokomotif mecradan indirilip vagonlara geçirildiği açıklandığında sinemasever gözünde gişelere ve vizyon dinamiğine güvensizlik başlamış, bu darbeyle de sinemanın hareket alanı daralmıştı. Aslında bir nevi yerli film içeriğinin tükendiği, ‘ticari sinema oyuncularının sinema salonlarından aldıkları satışların’ onları tatmin etmediğinin bir kanıtıydı bu.

Sinemacılık alanındaki bütün oyuncuların, gelecekteki huzuru ve standart bir endüstri için hassasiyetleri dengeli bir şekilde benimsemesi gerekiyor. Kalkınma ve refah için en yüksek gelir hedeflenirken, sinema olgusunun da herkes tarafından desteklenmesi ve koşulsuz piyasa dayanışması kaçınılmaz. Bu, elbette filmlerin sinema yolculuğundan önce ya da sırasında diğer mecralara ticari kaygılar gözetilerek satılmasıyla başarılabilecek bir durum değil. Ya da sinema filmlerinin yeterli izleyici gelmiyor diye işletmeciler tarafından salonlardan çıkartılmasıyla gerçekleşmeyecek.

Son dönemin ikinci büyük darbesi de şimdi uygulanıyor. Bu kez, hareketin temeline ekonomik dertler iliştirilerek sinema filmlerinin vizyondan önce dijital bir mecrada gösterimi söz konusu!.. Kesin olarak belirtmek gerekirse bu darbede de kanuna aykırı herhangi bir girişim bulunmuyor. Darbe, tamamıyla, duygusal ve etik unsurların hiçbirine uymuyor. Sinema işletmelerinin tek varoluş sebebi sinema filmleridir. Filmlerin sinemada izlenmesinin öncelenmesi bu alanda sonsuz ve karşılıksız çabalar içine girenlerin ekonomik ya da başka sebeplerden ötürü diğer mecraları tercih etmesi bu ve benzer girişimleri sinema kültürü ile yan yana getirmesi yine uzun vadede zarar vericidir. Sosyal toplum anlayışında, sinema ‘kültürü’nün desteklenmesi, sinema ‘sanatı’nın yaygınlaştırılması hoyratça ve yalın olarak sağlanmalıdır. Avrupa ülkelerinin çoğunda özellikle ‘arthouse’, düşük bütçeli sinema prodüksiyonlarının kitlelere ulaşabilmesi adına çok sert uygulamalar bulunmaktadır. Fransa bu alandaki uygulamalarıyla örnek alınacak bir işletime sahip. Öte yandan sinema izleyicisinin çoğaltılması ve ‘arthouse’, düşük bütçeli sinema prodüksiyonlarının daha fazla sinema gösterimi imkânı bulabilmesi adına Avrupa Birliği Eurimages aracılığıyla destek programı uygulamaktadır. Türkiye’de 1990 ile 2000 yılları arasında, Onat Kutlar, Vecdi Sayar, Sabahattin Çetin, Üstün Karabol, İrfan Demirkol & İnci Demirkol, Faruk Günaltay, Saim Yavuz ve Mehmet Soyarslan’ın çabaları ve çalışmalarıyla Avrupa filmlerinin Türkiye’de gösterilmesinin ve bu alanda bir farkındalık yaratılması sağlanabilmişti. Meşakkâtli dönemlerin ardından bugün ticari kaygılar sebebiyle sinema gösterimlerinin öncelenmeyip diğer mecralarla yapılan iş birlikleri, kötü niyet olmasa da sorumsuzluk olarak kayda geçmektedir. Sinema işletmelerinin kapalı olduğu bir dönemde, varlıklarını nasıl sürdürecekleri henüz belirsizken, alternatif film gösterimleri açısından bir önceki kuşağın takipçisi olan, çalışmalarını bir vakıf bünyesinde gerçekleştiren, bugüne kadar küçük sinema işletmelerini onlara sağladığı filmlerle destekleyen, sinema kültürünü önceleyen bir oluşum tarafından böylesi bir darbenin gerçekleşmesi zamansız bir yol kazasıdır. Belirttiğim gibi bu girişimin hukuki bir uygunsuzluğu bulunmuyor. Yine de herkesin, bütün dinamiklerin kenetlenmesi gereken şu dönemde hiçbir sebep bu darbeyi mücbir sebebe dönüştürmüyor. Çünkü ‘mücbirlik’ hakkını sinema kültürü ve onun güç kaybı kullanıyor. Bu ticari hamleye sinema işletmeleri çok doğal olarak tepkisini koydu. Kendi alanlarındaki bütün aksaklıklarını şimdilik bir yana bırakarak, korunması ve kurtarılması gereken sinema işletmelerinin bu feryadına rağmen, sinema kültürü, bir dizi bulanık ticari sebep eşliğinde ticari bir mecra aracılığıyla evlerin salonlarına hapsedilmiş oldu. ‘Sinemaların tekrar açılacağı güne dek’ vurgusuyla, sinema işletmecilerine de maddi destek sağlamak ‘havucuyla’ hamle normalleştirilmeye çalışılsa da kendi kuruluş felsefesiyle Türkiye sinemacılığını fersah fersah ileri taşımayı başaran bu oluşum, üzücü olarak geriye doğru adım atmış oldu.

Sinemada film izleme kültürünün, sinema kültürünün yaşatılması için bu ülkede birçok kişi ve kurum emeğini ve zamanını harcarken, sinemaseverler askıda biletten, koltuk satın almaya dek çeşitli destek kampanyalarına dahil olurken, katı ve keskin şekilde ‘alternatif izleyici’nin ilgisine ‘alternatif filmler’ büyük uğraşlarla getirilirken halihazırda kütüphanesinde binlerce filmin bulunduğu platformlarla iş birliği yapmak ve bu duruma tepki koyan insanları ve sinemacıları anlayamamak ise çok düşündürücü… Altını çizmek gerekirse; hiçbir oluşumun ekonomik açıdan zarar görmesi istenmez, yapılan ticari anlaşmalar da hukuka aykırı değilse tenkit edilemez. Başka Sinema & BluTV işbirliği de ticari açıdan değil, sinema kültürüne olumsuz etkisi açısında değerlendirilmelidir. Programda gösterilen filmlerin neler olduğu, göstermelik desteğin miktarı, süresi açısından değil, filmlerine sahip çıkmaya çalışan sinemacıların ve Başka Sinema gibi bir oluşumun gerçek ve kıymetli felsefesine dönmesi için tam da şimdi mutlak bir dayanışma içinde olunması gerekmez mi? Henüz global pazarlarda dayanışma programları, sinema işletmelerinin zararlarının karşılanması için düşünülen kampanyalar açıklanmamışken, yerel ve bölgesel bazlı vizyon takvimleri açıklanmamışken böylesi ticari bir tercihin motivasyonu ne olabilir? Tarihi sinemaların birer birer ortadan kalktığı dönemde sinema tutkunlarının bu salonlarla arasında kurduğu bağdan hareketle ortaya konan tepkiler nasıl haklıysa Başka Sinema’nın da bu kendi yapısına uygun düşmeyen ticari hamlesine tepkisiz kalmak kanımca üzücüdür. Bu tepkilere de ‘ama’larla karşılık vermek ve itiraz etmek zamanında verilen ‘Emek Sineması’nı aynı haliyle ikinci kata taşıdık’ yanıtına benzer… Sinema işletmelerini olumsuz etkileyeceği söylenen ve itiraz edilen bu girişime paralel olarak İstanbul Film Festivali ile bir başka dijital platform MUBİ arasında gerçekleşen işbirliği ise örnek alınası. Hâlâ bir çok kişi tarafından izlenme fırsatı bulunamamış Altın Lale alan filmler ve henüz nasıl ve ne zaman yapılacağı belli olmayan İstanbul Film Festivali ile Filmekimi için düşünülen filmlerden yapılan bir seçki sinema tutkunları için platform aracılığıyla seyre sunulacak. Böyle bir dönemde ekonomik bahaneleri ön plânı almayıp programındaki filmlerinden bir seçkiyi sinemaseverlere nefes olmak ve gelecekteki birbirinden değerli sinema filmlerine vurgu yapmak için kendi platformu üzerinde bir sunum yapamaz mıydı Başka Sinema da?.. Hiçbir dijital teknik engel yok!

Bugün sinemanın bittiğinin, geleceğinin tartışıldığı günler çoğaldı. Bunun, trenin lokomotifini, vagonlarıyla karıştırarak, karşılaştırarak yapılması hakkaniyetli değil. Sinemanın icadı, Türkiye gelişi, ilk gösterim konularında, mânâsı, önemi gibi başlıklara girmeden sadece Türkiye sinemasının önemli değeri, büyük usta Metin Erksan’ı anarak ondan bir alıntı yapmak istiyorum:

“… Cinemalogy (Sinemabilim) ve filmology (Filmbilim) sözcükleri, yabancı ülkelerdeki üniversite, akademi ve ciddi yazılı-görsel medya kapsamında yazılan yazılarda kullanılan sözcüklerdir. (…) Sinemabilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Kısacası sinema bir kültürdür. …”

Özetle bir kültür olan sinemanın ve Türkiye’de icra edilen sinemacılığın düşmanı ya da onun geleceğini belirleyecek unsurlar internet yayıncılığı, televizyonda film gösterimleri olmayacaktır. Korsan film çoğaltma, Hard Disc’lerdeki filmler, VCD, DVD, Blu-Ray, Video Kaset, Pay TV, Free TV, Karasal yayınlar, VOD, SVOD, vs… Sinema için bu alanların tamamı birbirinden farksızdır. Sinema kültürünün korunması her şartta gereklidir. Sinemada nitelikli film izlemek anlatıcıya verilen önemi, emeğe saygıyı simgeler. Yüz yüze, göz göze yapılan bir sohbet gibi düşünün, bir yandan başka işlerle meşgûl olup diğer yandan, ara ara yüzüne bakarak dinlediğiniz bir dost sohbeti gibi değil de duyarak, görerek konuşmak… Günümüzde film tutkunları sinema dışı mecralardaki film çeşitliliğinin artmasından hareketle sinemanın bittiği ve onun geleceği ile ilgili endişelerini belirtiyorlar. Bu tespitler sinemanın geleceğine yönelik olmaktan çok, kişilerin hangi mecralarda film izlemekten hoşlandıklarını ve kişisel tercihlerinin çeşitliliğini ortaya koyuyor aslında. Sinemanın ve sinema kültürünün güç kaybetmesi, küçülmesi elbette mümkündür fakat bu diğer mecralardaki film çeşitliliğinden yahut kitlelerin bu mecraları tercih etmesinden kaynaklanmayacak. Sinema da her olgu da her alanda olduğu gibi kendi sorunları ya da yetersizliği yüzünden sorunlar yaşayacaktır.

Türkiye’de alışık olduğumuz üzere Mayıs ayı sonu itibariyle sinema bileti satışları düşüş gösterir ve gösterim sezonu sona erer. Bilet satışında ancak 2019’un ilk çeyreklik dönemini yakalayabilen 2020’nin ilk on bir haftası sinema piyasası açısından hiç de parlak değildi. 17 Mart kapanışları gerçekleşmese de yaza girmenin eşiğinde olan ve vizyon takvimi açısından yüksek bilet satışları vaad etmeyen bir sinema vizyonundan bahsetmek doğru olacaktır. Aynı eğitim dünyasında olduğu gibi bir buçuk aylık bir ötelemenin yansıtılmasıyla mevcut filmlere yeni tarihler verilecek ve sinema emekçileri işlerine, sinema salonları da semtlerine dönecekler. Elbette hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yıllık bilet satışı toplamı muhakkak ki düşecek. 17 Mart kapanışının ardından işletmesini açmayacak sinemalar olacak. Dünyanın önde gelen sinema endüstrilerinde on yıldır tartışılan ve bu doğrultuda alınan önlemlerin beraberinde Türkiye’de sinema işletmeciliği ve sinemacılık, kaçınılmaz olarak teknik kurallara riayet etmek zorunda kalacak. Büyük perde, boyut özellikleri ses efektleri (3D, 4DX, SCREENX, IMAX, ATMOS, DBOX) gibi donanımlara kapısını açan, salonlarında oda sinemacılığı mantığına değil de devleştirme tercihine gidecek işletmeler uzun vadede ayakta kalabilecek. Furya sinemacılığını tercih etmeyip, televizyon yıldızlarının yer aldığı, birbirini tekrarlayan konularla TV.de ve internet mecralarında daha kolay tüketilecek içerikler üretmek yerine kurgusundan, müziğine, görüntüsünden, senaryosuna kadar, profesyonel olarak, prodüksiyonların sinema için dizayn edildiği, sinemaseveri aldatmayan projelere imza atan yapımcılar salonlarda kazanacak.

Doğru işletme stratejileriyle sinema projelerinin kısa vadede en yüksek gelir elde ettiği alan hâlâ sinema gösterimleridir. İşte bu yüzden nitelikli (düşük bütçeli ya da yüksek bütçeli) filmlerin kitlesel karşılıklar alabilmesi, sarf edilen emeğin yerinde değer görmesi ve iç dayanışmanın, üretimin teşvik edilmesi için sinemaların son sistem teknolojik gösterimleri tercih etmesi, Blu-Ray ve benzer yansıtıcılardan gösterim yapmaması, başı ya da sonu olmayan niteliksiz film kırpıklarını salonlarına sokmaması ve programa aldıkları yapımlara uzun süreli gösterim periyotlarını sabırla vermelidirler.

Sinema bir kültürdür ve tıpkı meyhanelerde ve stadyumlarda yaşandığı gibi sinemada da yeni anılar, yeni heyecanlar yaşanmaya devam edecektir. Sinema işletmeciliğinin geleceğini dijital mecralara göre değerlendirmektense bu mecraların kendi aralarındaki rekabet ve teknik sorunlarını tartışmaya açmak daha mantıklıdır. Dev sinema stüdyoları kendi dijital platformlarını birer birer hizmete alırken bu alanda, saygısızca eserlere ve sinemaya saldıran günümüzün mevcut şirketleri kütüphanelerinin geleceğini ve ödedikleri paraları hesaplamaya başladılar bile… Sinema salonları ise dünya çapında teknik olarak devleşmenin, görüntü ve ses efektlerinin geliştirilmesinin hesaplarını ve yeni teknolojileri bitmek bilmeyen bir motivasyonla yapıyor. Tepe noktasına yarım yüzyıl önce ulaşan arabalı sinema ve açık hava sinemaları kavramları önümüzdeki dönemlerde tekrar gündeme gelebilir. Kitlelerin toplu halde film izlemesi her açıdan, (teknolojik ya da duygusal) film yapımcılarını, sinema işletmecilerini ve film tutkunlarını cezbetmeye devam edecektir.

(09 Nisan 2020)

Deniz Yavuz

(Bu yazının ilk yayını 09 Nisan 2020 tarihinde http://www.antraktsinema.com sitesinde yapılmıştır.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir