Jackie: Amerika Ülke Değil, Bir Şirket…

Kibarca Öldürmek (Killing Them Softly)
Yönetmen-Senaryo: Andrew Dominik
Roman: George V. Higgins
Görüntü: Greig Fraser
Oyuncular: Brad Pitt (Jackie), Richard Jenkins (Avukat), James Gandolfini (Mickey), Ray Liotta (Markie), Sam Shepard (Dillon), Scoot McNairy (Frankie), Ben Mendelsohn (Russell), Vincent Curatola (Amato), Max Casella (Barry), Slaine (Kenny)
Yapım: Weinstein-Inferno (2012)

Andrew Dominik’in üçüncü filmi “Kibarca Öldürmek”, ABD başkanlık seçimi ve ekonomik buhranın kıyısında New Orleans’taki suç dünyasına bakıyor. Filmde, Katrina’nın ve ekonomik çöküntünün her yerde hissedildiği şehrin yeraltına bakılıyor.

Her şey bir kumarhane soygunuyla başlıyor. Johnny “Sincap” Amato, iki işsiz güçsüz Frankie ve Russell’ı soygun için ikna ediyor. Amato’ya göre soygun basit olacak ve kimse de ölmeyecek. Gizli poker oynatan İtalyan mafyası, daha önce vukuatı olan Markie Trattman’dan şüphelenecek. Mafya, masaların sorumlusu olarak kiralık katil Dillon’ı Markie’nin üzerine yollamış, ama sonuç alamamış. Russell bir “junkie”, yani uyuşturucu müptelâsı. Frankie klâsik arabaları seven ve yırtmak isteyen bir genç. Gecenin derinliğinde Frankie ve Russell, heyecanlı, ama kolay bir soygun yapıp kazandıkları paralarla biraz rahata ulaşıyorlar. Russell, bolca uyuşturucu kullanırken, uyuştırucu işine girmeyi istiyor. Russell’ın, enkaza dönmüş evinde eroini enjekte ettiği sahne gerçeküstüydü ve görüntü Russell’ın zihinsel bulanıklığıyla yansıyordu. Frankie de, mutlu şekilde klâsik arabasının içinde yol alırken fonda da Petula Clark’ın söylediği “Windmills of Your Mind” adlı şarkı duyuluyor. Bu şarkıyı Michel Legrand, Norman Jewison’ın 1968 yapımı “The Thomas Crown Affair-Kibar Soyguncu” için yapmıştı ve bu tema şarkısı Oscar kazanmıştı. Elbette mafya da boş durmuyor. Bu da iş için Dillon yerine Kackie Cogan geliyor. Seyirci Jackie Cogan’ı arabasında Johhny Cash’in “The Man Comes Around” şarkısını dinlerken tanışıyor gökten aşağıya yağmur boşanırken. Jackie, “Sürücü” diye anılan mafyanın avukatıyla konuştuktan sonra araştırmalarına girişiyor. Jackie, kuralları olan “kibar” bir kiralık katil. Yakın mesafeden kurbanlarını öldürmüyor. Çünkü duygusal mesafe bırakıyormuş öldürürken. Jackie, ilk şüpheli Markie’nin üzerine Barry’yi salıyor. Geceleyin yağmur altında Barry, Markie’yle dövüşüyor. Jackie, bir şekilde poker soygununu yapanları öğrense de Markie’yi ortadan kaldırıyor. Gecenin derinliğinde Jackie’nin Markie’yi öldürdüğü an görsel anlamda da çok çarpıcı. Gecenin karanlığında sağanak yağmurun altında Jackie, arabasının içindeki Markie’ye yaklaşıyor. Yavaş çekimle kurşun tabancadan çıkıyor, arabanın camını parçalıyor ve altta da Ketty Lester’ın 1964’te söylediği “Love Letters” şarkısı duyuluyor. Yönetmen, andığımız bu dört şarkıyı da ironik kullanmış. Bu anları perdede yaşadığınızda fark ediyorsunuz. Jackie’nin hedefindeki adamsa soygunu yaptıran Amato. O da Jackie’yi tanıyor. Jackie, Amato’yu öldürmesi için Mickey’i çağırıyor. Hapse girmekten ve karısından ayrılmaktan korkan Mickey bir alkolik. Sonunda işi Jackie tamamlıyor.

Mekânlar New Orleans’tan…

Filmin hikâyesi, 2008’deki ABD’nin başkanlık seçimleri sırasında geçiyor. Televizyon ekranlarında ve radyolarda Barack Obama’yla John McCain’in sesleri duyuluyor çoğunlukla. Hatta araya George W. Bush bile giriyor. Obama, ekonomik çöküntüdeki Amerikalılara umut veriyor ve sürekli “değişim”in altını çiziyor. Filmin finalinde, barda avukatla Jackie hesabı kapatırken televizyonda Obama’nın “Amerika, tekken çoğul olanların ülkesi diyen sesi duyuluyor. Jackie’yse buna, “Amerika teklerin ülkesi. Amerika ülke değil, bir şirket” diyerek öfkeyle karşılık veriyor Obama’ya. Yani, Amerika Birleşik Şirketleri… Jackie, Noam Chomsky ruhuyla konuşuyordu sanki. Filmde politikaya ironik bakılmış. Zaman zaman şiddet yüklü bu filme liberal sol ruh da sinmiş diye düşünüyorsunuz. Finansal kriz öyle derin ki, mafya bile masrafların altından kalkmakta zorlanıyor bu krizde. Film, George V. Higgins’in 1974’te Amerika’da yayımlanmış “Cogan’s Trade” (Cogan’ın Ticareti) romanından uyarlanmış. Massachusetts’ta 1939’da doğup 1999’da ölen yazar Higgins’in sinemaya uyarlanan ikinci romanı bu. Senaryoyu da yönetmen yazmış. Yazarın “Erkete” romanı Uycan Yayınları’ndan 1972’de çıkmış vakti zamanında. 1967’de Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da doğan yönetmen Andrew Dominik’i 2007 yapımı “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford-Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” western filmiyle biliniyor. Şu ana kadar üç film çeken yönetmenin ilk filmi 2000 yapımı “Chopper-Kasap” filmi. Dominik’in görselliği çarpıcı ve insanı estetik anlamda etkiliyor. Yönetmen, filmine kara film ruhunu taşımış. Öncelikle kasvetli ve yağmurlu atmosferiyle. Filmdeki renk tonları da mat yansıyor perdeye.

1975 doğumlu Avustralyalı kameraman Greig Fraser’ı da tanımalı. Kameraman, yönetmen Rupert Sanders’ın 2012 yapımı “Snow White and the Huntsman-Pamuk Prenses ve Avcı” filminde de çalışmıştı. Akademi’yi etkilemesi muhtemel 2012 yapımı “Zero Dark Thirty” filminin de kameramanı Fraser. “Zero Dark Thirty” filmini, Amerikalı sağcı kadın yönetmen Kathryn Bigelow yönetmiş. Bigelow, 2008 yapımı “The Hurt Locker-Ölümcül Tuzak” filmiyle Akademi’yi ve sağcıları gözyaşına boğmuş, altı Oscar’ı da götürmüştü. Irak’ta acılar, travmalar, korkular yaşayan Amerikalı askerler için “vah vah” diyerek Irak halkının da topyekün terörist olduğunu öğrenmiştik. Hatta acımasız Amerikalı askerler için gözlerinizden yaşlar bile dökülüyordu. Bu kadından korkulmalı. Sinemaskop çekilmiş bu filmin mekânları Louisiana’nın New Orleans şehrinden. Bu şehirde Fransız, blues ve caz kokusu var. Bir de filmdeki bazı karakterler, yoksulluk ve çöküntü içindeki bu şehrin mekânlarıyla örtüşmüş. Biliyorsunuz, 2005 yılında New Orleans’ta Katrina kasırgası yaşanmıştı ve yıkıntıların izleri hâlâ görülüyor. Ayrıca bu filmde kadınlar yok. Zaten romantizm de ölmüştü.

Filmdeki oyunculuk performansları da üst noktada. Mickey’yi oynayan James Gandolfini’nin havaalanındaki oyunculuk gösterisi seyredilmeye değer. Avustralyalı oyuncu Ben Mendelsohn için sadece mükemmel diyoruz. Elbette Brad Pitt. 1963 Oklahoma doğumlu Pitt, son yıllarda sanatı da öne çıkartan filmlere yüzünü armağan ediyor. Alejandro Gonzalez Inarritu’nun 2006’daki “Babel-Babil”, Coen kardeşlerin 2008’deki “Burn After Reading-Aramızda Casus Var”, David Fincher’ın yine 2008’deki “The Curious Case of Benjamin Button-Benjamin Button’in Tuhaf Hikâyesi”, Quentin Tarantino’nun 2009’daki “Inglourious Basterds-Soysuzlar Çetesi”, Terrence Malick’in 2011’deki “The Tree of Life-Hayat Ağacı” arşivlerde olmalı.

(20 Aralık 2012)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir