17. Ankara Uluslararası Film Festivali

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, 16 – 26 Mart 2006 tarihleri arasında 17. kez Ankaralılarla buluşacak.
Festivalde, uzun metraj filmlerin yanı sıra kısa, canlandırma ve belgesel filmler de izleyici karşısına çıkacak. Ulusal Uzun Film Yarışması‘nda, çeşitli dallarda toplam 16 ödül veriliyor.
17. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenecek yarışmalara başvurular 20 Ocak 2006 tarihinde sona eriyor. Yönetmelik ve başvuru formuna festival web sitesinden ulaşılabiliyor.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Diğer haberler, basın bültenleri ve yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    17. Ankara Uluslararası Film Festivali yazısına devam et
  • Sinetek Avrupa Mart 2006 Gösterimleri

    Ankara Sinema Kültürü Derneği tarafından, Tüze Grup, Aras Kargo ve Radyo ODTÜ‘nün katkılarıyla gerçekleştirilen, 2002 yılının Ekim ayından bu yana aralıksız devam eden Sinetek Avrupa film gösterimleri Mart ayında yine birbirinden güzel filmlerle devam ediyor. Etkinlik kapsamında her Perşembe Saat: 19:30’da Ankara Ankapol Sineması‘nda nitelikli bir Avrupa filmi Türkçe altyazılı olarak gösteriliyor. 23 Mart Perşembe günü Ankara İtalyan Kültür Merkezi’nin katkılarıyla İtalya – Arjantin ortak yapımı Kardeşler adlı film gösteriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Sinetek Avrupa Mart 2006 Gösterimleri yazısına devam et
  • Plato Sinema Okulu

    Ülkemizin kendi alanında önemli ve değerli birer imza sahibi olan sinema sanatçıları ve reklâm ustaları, Plato Sinema Okulu çatısı altında, yoğunlaştırılmış kurslarla geleceğin meslektaşlarına bilgi ve tecrübelerini aktarmaya hazırlanıyor. Eğitime 03 Nisan’da başlayacak olan 12 haftalık Sinema ve Oyunculuk Kursu’nda, Türkiye’nin en faal ve gözde sinemacıları, teorik ve pratik açıdan yoğun ve zengin bir ders programı sunuyor. Kurslarda Serdar Akar, Şevket Çoruh ve diğer ünlü isimler ders veriyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Kırmızı Başlıklı Kız

    Jacob ve Wilhelm Grimm’in nam-ı diğer Grimm Kardeşler‘in 1812 – 1815 yılları arasında yazdığı iki cilt olarak yayımlanan Çocuk Masalları‘ndan Kırmızı Başlıklı Kız, bugün her yaştan herkesin bildiği masallardan biri kuşkusuz. Bu klâsikleşmiş masal, Cory ve Todd Edwards tarafından geleneksel masal yapısı bozularak yeniden yazıldı ve yönetildi. Bu filmin, animasyon yapım kalıplarının dışına çıkarak yerleşik animasyon dünyasının dışında bağımsız animasyonun öncüsü olduğu söyleniyor. Filmde yazar / yönetmen Cory Edwards aynı zamanda, minik sincap Twitchy’ye de ses veriyor.

    “Kırmızı Başlıklı Kız”, Anne Hathaway (The Princess Diaries, Ella Enchanted); “Büyükanne”, Glenn Close (101 Dalmatians, Tarzan, The Big Chill); “Kurt”, Patrick Warburton (Seinfeld, The Emperor’s New Groove) ve “Oduncu” da Jim Belushi gibi ünlü oyuncular tarafından seslendiriliyor.

    Aslında bir bakıma bu filme, klâsik masalın devamı da diyebiliriz, bir bakıma da Kurt’un neden Büyükanne’nin giysilerini giyinerek yatağında Kırmızı Başlıklı Kız’ı beklediğine, Oduncu’nun durup duruken o anda nereden çıktığına ve aslında Kırmızı Başlıklı Kız’ın gerçekten de büyükannesine kurabiye getirmek için mi yola çıktığının cevabını verir. İki yüzyıla yakın bir zamandır okunan, dinlenen bu masala, işte farklı bir yorum.

    Filmin kısa bir özeti: Filmde, masal sondan başlıyor. Kırmızı Başlıklı Kız, büyükannesinin evine girer ve o meşhur sorularını farklı bir şekilde sormaya başlar. Büyükanne senin ellerin neden bu kadar büyük?, Senin kulakların da büyük… Büyükanne rolündeki Kurt’un cevabı ise, Burda oturup benim büyüklüğümden mi söz edeceğiz? Masaldan aşina olduğumuz ne o kalıplaşmış soruları duyuyoruz ne de cevapları… İşte bu noktadan itibaren klâsik masaldaki farklılıklar göze çarpıyor. Kurt’un Büyükanne’nin yerine geçtiği anlaşıldıktan sonra, Oduncu’nun eve gelmesiyle, detektif ve polisler de Büyükanne’nin evine doluşup, olayın iç yüzünü çözmek için Kırmızı Başlıklı Kız’ı, Kurt’u, Büyükanne’yi ve Oduncu’yu sorguya çekerler. Bu sorgulama boyunca, bu dört karakterin hiç de klâsik masaldakiler gibi olmadıklarını, aksine farklı yönlerini görmeye başlarız. Öyle ki, klâsik masaldan tanıdığımız Kırmızı Başlıklı Kız, filmde, büyükannesinin yaptığı leziz kurabiyeleri dağıtma görevini yerine getirmektedir. Oysaki masaldan biliyoruz ki, annesi, Kırmızı Başlıklı Kız’ı büyükannesine kurabiye götürmesi için göndermiştir. Büyük Koca Kurt da, gizli bir muhabirdir. Oduncu, sakardır ve ruhsatız balta kullanmaktan sorgulanır. Büyükanne’nin, büyükannelik görevinden başka paraşütle atlama, kayak, dağcılık gibi tehlike sporlar yapan çılgın bir ihtiyar olduğunu görüyoruz filmde.

    Bu dört karakter sorgulanarak, Kırmızı Başlıklı Kız’ın yaşadığı ormandan çalınan kurabiye tariflerinin hırsızlarının kim olduğu ortaya çıkarılmaya çalışılır. Acaba hırsız kimdir? Bu dört karakterden biri olabilir mi? O da izleyecek olanlar için küçük bir sürpriz olsun…

    Animasyon filmleri, küçük sinemaseverleri salonlara çekmeyi başarabilen yapımlardandır. Ancak klâsik bir masalı farklı bir yorumla sinemalaştıran bu film, çocukları olduğu kadar anneleri, babaları, büyükanneleri ve büyükbabaları da salonlara çekeceğe benziyor.

    (17 Mart 2006)

    Asya Çağlar

    Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?

    Ezel Akay ikinci filmi Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’de -ilk filmi gibi- kendisi için Anlatan: Ezop adını kullanır…

    Aisopos (Ezop), eski Yunan fabllarını derlediğine inanılan, ama yaşamadığı hemen hemen kesin olan yazar…

    Anlatma, hele tarihin oldukça bilinmeyen kişilikleri üzerine bir öykü / masal = sinema anlatma ve bunu başarma, üzerinde yazılması gereken bir olay…

    Olay diyorum, çünkü sinemamızda (Yeşilçam’da) tarihi filmler, -istisnaları hariç- çoğunlukla inandırıcı olmayan dekorlarda, ikna edici olamayan anlatımlarla yapılmıştır. Ezel Akay ise dekorluğunu belli eden ama inandırıcı olan, bazı sahnelerdeki yapaylığı ile sinemada masal anlatmada sinemamızda denenmemiş -aslında Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında da örnekleri verilen- teknik yollara başvuruyor.

    Masal girişi gibi, yazı ve sözlü olarak anlatımına başlayan Ezel, anlattığı olayların başlangıcına Karagöz’ün annesinin kehanetini yerleştiriyor. Nasılsa (!) Karagöz’ün göbek deliği yokmuş ve kendisi gibi birini bulunca ünleneceklerdir. Bulur da (Hacı İvat Çelebi) ama bu tip anlatılarda -masallarda, sinemada- karşılarına bir çok problemler ortaya çıkar, karşılaşma sonrası çatışırlar ve sonra, olayların getirdiği noktada kader birliği yapmak durumunda kalırlar. Karşılaşmaları öncesi, zamanın popüler elçisi Hacı İvat (“Hacivat” da denir diyor), Kadı Pervane’nin bir oyunu ile ölümle burun buruna gelip, canını zor kurtarınca dönüp dolaşıp yeni kurulup şekillenme çabaları içindeki Osmanlı’nın yeni yerleşim merkezi Bursa’ya gelir; göçebe Karagöz de yolların kendisini getirdiği Bursa’da miadını doldurmuş ineği (Altın’ı) Hacivat yüzünden bıçak altında kaybeder.

    Ezel, Karagöz ile Hacivat’ın öyküsünü, Bursa’da oluşmakta olan bir devletin yönetimindeki çıkar hesaplarını da katarak anlatırken, olayın başlangıcını bilen ve yeni olaylar arkasındaki hesapları görebilen Hacivat yanında, yalnızca tanık olduğu bir takım olayların arkasındaki hesaplarını anlamasa bile, salt olaylara, saflığı ve hesapsız kitapsız duyguları ile karşı çıkan Karagöz; kendi aralarında ve halkın huzurundaki konuşmaları ve konu ile ilgili nükteleri ile (Karagöz çoğunun farkında bile değildir) halkın dikkatini çekerler, tabii yönetiminde… nükte / mizah bedeli olan bir şeydir.

    Kadı Pervane’nin bir dalevera ile ele geçirdiği elmasın (Kafuruğu’nun) varlığından haberli olanlarca bölüşülmesi -ki aralarında Orhan Gazinin karısı Bizans’dan fethedilen Yarhisar Tekfuru’nun kızı Holophira (Nilüfer Hatun) da var- ve bu olayın duyulmasını önlemek için Hacivat ile Karagöz’ün dozu ağır kaçan mizahlarının bahane edilmesi… tarihin farklı perspektiflerde fazla da değişmediğini gösteriyor…

    Sinema olarak, yönetmenin kendini anlatıcı olarak tanıtması yerine oturuyor, anlatılanın masal olması ve de sinemasal olması, kendisi içinde tutarlı olması, mekân / dekorun da denk gelmesi, görüntü düzenlemesi ile istenilen sonuca ulaşıyor.

    Filmin ses kuşağındaki bozukluk yer yer sıkıntı yaratıyorsa da, görüntüsel anlatım masal havasını tutturuyor, Karagöz’ün ilk kez göründüğünde önce gölgesinin vurduğu bir perdenin arkasından çıkması, Karagöz ile Ayşe Hatun’un birbirinden ayrı ellerinin gölgelerinin birleşmesi, son kutlama gecesinde Karagöz ve Hacivat’ın gölgelerinin vurduğu duvardaki akislerinin Orhan Gazi ve yanındakilerce, canlılarının bırakılarak -duvara bakılarak- seyredilmesi, gölge oyununun gelişinin habercisi olurken, sinemanın görselliğini de öne çıkarıyordu.

    Sinema (film) yönetmenin düşünüp kotardığı sanat olurken, anlatımın bir unsuru olan oyuncuların pozisyonu farklılık gösterir. Oyuncunun filmin görünür yüzü gibi algılanması bir yana, filme değer katması da olasıdır. Ezel Akay’ın anlatısında, filme adını veren iki kahramanı oynayan iki oyuncusu da oynamanın ötesinde kişiliklerini canlandırdıkları tipleri, tipten çıkarıp karakter yapıyorlar. Halûk Bilginer ve Beyazıt Öztürk, Karagöz ve Hacivat olurken diğer oyuncularda üzerlerine düşeni yapıyorlar.

    Tarihin masal, masalın tarih olduğu günleri anlatan filminde Ezel Akay, sinemanın anlatımı ile masalın anlatımını birleştirerek ve bu biçimi ile tarihe bakarken, sinemamızda tarihi film yapabilmenin olumlu bir örneğini veriyor. Ama, anlatılan sinemasal yinede bir tarih değil, sinemadır. Tarih biraz daha farklılık gösterebilmektedir. Yaptıkları nükteler yüzünden yaşamlarını yitiren iki kafadarın akıbeti biraz farklı da anlatılmaktadır. Karagöz’ün öldürülmesi sırasında kaçabilen Hacivat’ın Mekke’de eşkıya tarafından öldürüldüğü de rivayet edilmektedir.

    (17 Mart 2006)

    Orhan Ünser