Plato Sinema Okulu

Ülkemizin kendi alanında önemli ve değerli birer imza sahibi olan sinema sanatçıları ve reklâm ustaları, Plato Sinema Okulu çatısı altında, yoğunlaştırılmış kurslarla geleceğin meslektaşlarına bilgi ve tecrübelerini aktarmaya hazırlanıyor. Eğitime 03 Nisan’da başlayacak olan 12 haftalık Sinema ve Oyunculuk Kursu’nda, Türkiye’nin en faal ve gözde sinemacıları, teorik ve pratik açıdan yoğun ve zengin bir ders programı sunuyor. Kurslarda Serdar Akar, Şevket Çoruh ve diğer ünlü isimler ders veriyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Kırmızı Başlıklı Kız

    Jacob ve Wilhelm Grimm’in nam-ı diğer Grimm Kardeşler‘in 1812 – 1815 yılları arasında yazdığı iki cilt olarak yayımlanan Çocuk Masalları‘ndan Kırmızı Başlıklı Kız, bugün her yaştan herkesin bildiği masallardan biri kuşkusuz. Bu klâsikleşmiş masal, Cory ve Todd Edwards tarafından geleneksel masal yapısı bozularak yeniden yazıldı ve yönetildi. Bu filmin, animasyon yapım kalıplarının dışına çıkarak yerleşik animasyon dünyasının dışında bağımsız animasyonun öncüsü olduğu söyleniyor. Filmde yazar / yönetmen Cory Edwards aynı zamanda, minik sincap Twitchy’ye de ses veriyor.

    “Kırmızı Başlıklı Kız”, Anne Hathaway (The Princess Diaries, Ella Enchanted); “Büyükanne”, Glenn Close (101 Dalmatians, Tarzan, The Big Chill); “Kurt”, Patrick Warburton (Seinfeld, The Emperor’s New Groove) ve “Oduncu” da Jim Belushi gibi ünlü oyuncular tarafından seslendiriliyor.

    Aslında bir bakıma bu filme, klâsik masalın devamı da diyebiliriz, bir bakıma da Kurt’un neden Büyükanne’nin giysilerini giyinerek yatağında Kırmızı Başlıklı Kız’ı beklediğine, Oduncu’nun durup duruken o anda nereden çıktığına ve aslında Kırmızı Başlıklı Kız’ın gerçekten de büyükannesine kurabiye getirmek için mi yola çıktığının cevabını verir. İki yüzyıla yakın bir zamandır okunan, dinlenen bu masala, işte farklı bir yorum.

    Filmin kısa bir özeti: Filmde, masal sondan başlıyor. Kırmızı Başlıklı Kız, büyükannesinin evine girer ve o meşhur sorularını farklı bir şekilde sormaya başlar. Büyükanne senin ellerin neden bu kadar büyük?, Senin kulakların da büyük… Büyükanne rolündeki Kurt’un cevabı ise, Burda oturup benim büyüklüğümden mi söz edeceğiz? Masaldan aşina olduğumuz ne o kalıplaşmış soruları duyuyoruz ne de cevapları… İşte bu noktadan itibaren klâsik masaldaki farklılıklar göze çarpıyor. Kurt’un Büyükanne’nin yerine geçtiği anlaşıldıktan sonra, Oduncu’nun eve gelmesiyle, detektif ve polisler de Büyükanne’nin evine doluşup, olayın iç yüzünü çözmek için Kırmızı Başlıklı Kız’ı, Kurt’u, Büyükanne’yi ve Oduncu’yu sorguya çekerler. Bu sorgulama boyunca, bu dört karakterin hiç de klâsik masaldakiler gibi olmadıklarını, aksine farklı yönlerini görmeye başlarız. Öyle ki, klâsik masaldan tanıdığımız Kırmızı Başlıklı Kız, filmde, büyükannesinin yaptığı leziz kurabiyeleri dağıtma görevini yerine getirmektedir. Oysaki masaldan biliyoruz ki, annesi, Kırmızı Başlıklı Kız’ı büyükannesine kurabiye götürmesi için göndermiştir. Büyük Koca Kurt da, gizli bir muhabirdir. Oduncu, sakardır ve ruhsatız balta kullanmaktan sorgulanır. Büyükanne’nin, büyükannelik görevinden başka paraşütle atlama, kayak, dağcılık gibi tehlike sporlar yapan çılgın bir ihtiyar olduğunu görüyoruz filmde.

    Bu dört karakter sorgulanarak, Kırmızı Başlıklı Kız’ın yaşadığı ormandan çalınan kurabiye tariflerinin hırsızlarının kim olduğu ortaya çıkarılmaya çalışılır. Acaba hırsız kimdir? Bu dört karakterden biri olabilir mi? O da izleyecek olanlar için küçük bir sürpriz olsun…

    Animasyon filmleri, küçük sinemaseverleri salonlara çekmeyi başarabilen yapımlardandır. Ancak klâsik bir masalı farklı bir yorumla sinemalaştıran bu film, çocukları olduğu kadar anneleri, babaları, büyükanneleri ve büyükbabaları da salonlara çekeceğe benziyor.

    (17 Mart 2006)

    Asya Çağlar

    Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?

    Ezel Akay ikinci filmi Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’de -ilk filmi gibi- kendisi için Anlatan: Ezop adını kullanır…

    Aisopos (Ezop), eski Yunan fabllarını derlediğine inanılan, ama yaşamadığı hemen hemen kesin olan yazar…

    Anlatma, hele tarihin oldukça bilinmeyen kişilikleri üzerine bir öykü / masal = sinema anlatma ve bunu başarma, üzerinde yazılması gereken bir olay…

    Olay diyorum, çünkü sinemamızda (Yeşilçam’da) tarihi filmler, -istisnaları hariç- çoğunlukla inandırıcı olmayan dekorlarda, ikna edici olamayan anlatımlarla yapılmıştır. Ezel Akay ise dekorluğunu belli eden ama inandırıcı olan, bazı sahnelerdeki yapaylığı ile sinemada masal anlatmada sinemamızda denenmemiş -aslında Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında da örnekleri verilen- teknik yollara başvuruyor.

    Masal girişi gibi, yazı ve sözlü olarak anlatımına başlayan Ezel, anlattığı olayların başlangıcına Karagöz’ün annesinin kehanetini yerleştiriyor. Nasılsa (!) Karagöz’ün göbek deliği yokmuş ve kendisi gibi birini bulunca ünleneceklerdir. Bulur da (Hacı İvat Çelebi) ama bu tip anlatılarda -masallarda, sinemada- karşılarına bir çok problemler ortaya çıkar, karşılaşma sonrası çatışırlar ve sonra, olayların getirdiği noktada kader birliği yapmak durumunda kalırlar. Karşılaşmaları öncesi, zamanın popüler elçisi Hacı İvat (“Hacivat” da denir diyor), Kadı Pervane’nin bir oyunu ile ölümle burun buruna gelip, canını zor kurtarınca dönüp dolaşıp yeni kurulup şekillenme çabaları içindeki Osmanlı’nın yeni yerleşim merkezi Bursa’ya gelir; göçebe Karagöz de yolların kendisini getirdiği Bursa’da miadını doldurmuş ineği (Altın’ı) Hacivat yüzünden bıçak altında kaybeder.

    Ezel, Karagöz ile Hacivat’ın öyküsünü, Bursa’da oluşmakta olan bir devletin yönetimindeki çıkar hesaplarını da katarak anlatırken, olayın başlangıcını bilen ve yeni olaylar arkasındaki hesapları görebilen Hacivat yanında, yalnızca tanık olduğu bir takım olayların arkasındaki hesaplarını anlamasa bile, salt olaylara, saflığı ve hesapsız kitapsız duyguları ile karşı çıkan Karagöz; kendi aralarında ve halkın huzurundaki konuşmaları ve konu ile ilgili nükteleri ile (Karagöz çoğunun farkında bile değildir) halkın dikkatini çekerler, tabii yönetiminde… nükte / mizah bedeli olan bir şeydir.

    Kadı Pervane’nin bir dalevera ile ele geçirdiği elmasın (Kafuruğu’nun) varlığından haberli olanlarca bölüşülmesi -ki aralarında Orhan Gazinin karısı Bizans’dan fethedilen Yarhisar Tekfuru’nun kızı Holophira (Nilüfer Hatun) da var- ve bu olayın duyulmasını önlemek için Hacivat ile Karagöz’ün dozu ağır kaçan mizahlarının bahane edilmesi… tarihin farklı perspektiflerde fazla da değişmediğini gösteriyor…

    Sinema olarak, yönetmenin kendini anlatıcı olarak tanıtması yerine oturuyor, anlatılanın masal olması ve de sinemasal olması, kendisi içinde tutarlı olması, mekân / dekorun da denk gelmesi, görüntü düzenlemesi ile istenilen sonuca ulaşıyor.

    Filmin ses kuşağındaki bozukluk yer yer sıkıntı yaratıyorsa da, görüntüsel anlatım masal havasını tutturuyor, Karagöz’ün ilk kez göründüğünde önce gölgesinin vurduğu bir perdenin arkasından çıkması, Karagöz ile Ayşe Hatun’un birbirinden ayrı ellerinin gölgelerinin birleşmesi, son kutlama gecesinde Karagöz ve Hacivat’ın gölgelerinin vurduğu duvardaki akislerinin Orhan Gazi ve yanındakilerce, canlılarının bırakılarak -duvara bakılarak- seyredilmesi, gölge oyununun gelişinin habercisi olurken, sinemanın görselliğini de öne çıkarıyordu.

    Sinema (film) yönetmenin düşünüp kotardığı sanat olurken, anlatımın bir unsuru olan oyuncuların pozisyonu farklılık gösterir. Oyuncunun filmin görünür yüzü gibi algılanması bir yana, filme değer katması da olasıdır. Ezel Akay’ın anlatısında, filme adını veren iki kahramanı oynayan iki oyuncusu da oynamanın ötesinde kişiliklerini canlandırdıkları tipleri, tipten çıkarıp karakter yapıyorlar. Halûk Bilginer ve Beyazıt Öztürk, Karagöz ve Hacivat olurken diğer oyuncularda üzerlerine düşeni yapıyorlar.

    Tarihin masal, masalın tarih olduğu günleri anlatan filminde Ezel Akay, sinemanın anlatımı ile masalın anlatımını birleştirerek ve bu biçimi ile tarihe bakarken, sinemamızda tarihi film yapabilmenin olumlu bir örneğini veriyor. Ama, anlatılan sinemasal yinede bir tarih değil, sinemadır. Tarih biraz daha farklılık gösterebilmektedir. Yaptıkları nükteler yüzünden yaşamlarını yitiren iki kafadarın akıbeti biraz farklı da anlatılmaktadır. Karagöz’ün öldürülmesi sırasında kaçabilen Hacivat’ın Mekke’de eşkıya tarafından öldürüldüğü de rivayet edilmektedir.

    (17 Mart 2006)

    Orhan Ünser

    e – K@til 18 Yaş Sınırı Aldı

    Bir lisede, bir grup öğrenci arasında oynanan bir yalan söyleme oyununu konu alan gençlik korku filmi “Cry Wolf / e-K@til”, “Otel / Hostel” ve “Brokeback Dağı / Brokeback Mountain” gibi filmlerle birlikte 18 yaş sınırı aldı. “e-K@til”, vizyona çıktığı ülkeler arasında en yüksek yaş sınırını Türkiye’de aldı. Vizyona girdiği diğer tüm ülkelerde “Otel / Hostel”den daha düşük yaş sınırı alan film sadece Türkiye’de aynı yaş sınırını aldı.

  • Çeşitli Ülkelerdeki Yaş Sınırları
  • Beyza’nın Kadınları

    Türü, psikolojik – polisiye gerilim… Beyza’nın Kadınları, Türk sinemasında bu türün ilk örneği… Mustafa Altıoklar (fotoğrafta ortada) imzalı 140 dakikalık bu uzun film, sıkılmadan sonuna kadar aynı heyecanla izlenebiliyor.

    1992’de çektiği ilk filmi Denize Hançer Düştü‘den sonra, yönetmen Mustafa Altıoklar, İstanbul Kanatlarımın Altında (1996), Ağır Roman (1997), Asansör (1999), Banyo (2005), O Şimdi Asker (2005) filmlerine imzasını attı. Beyza’nın Kadınları ise, Mustafa Altıoklar imzasını taşıyan sekizinci film. Altıoklar, O Şimdi Asker filmi dışında filmlerinin aynı zamanda senaristi de…

    Beyza’nın Kadınları‘nda başrollerde, Mustafa Altıoklar’ın Banyo filminde de rol almış Demet Evgar’ı (Beyza), daha çok dizilerden tanıdığımız, Bir Tutam Baharat filminde de rolü olan Tamer Karadağlı’yı (Komiser Fatih), Avrupa Yakası dizindeki rolüyle tanıdığımız ve ilk uzun metrajı olan Levent Üzümcü’yü (Psikiyatr koca Doruk) ile 40 yıllık sinema hayatına 150’den fazla film sığdıran Salih Güney’i (savcı), çocuk oyuncu olarak tanıdığımız, hatta Çalıkuşu dizi denilince akla gelen, ama bir süredir sinemaya ara vermiş Mine Çayıroğlu’nu (Serap) görüyoruz. Mustafa Altıoklar’ın, yine geleneğini bozmayarak, bu filminde de daha önce sinema filminde oynamamış, ara vermiş ya da bugüne kadar hiç başrolü bulunmayanları filminde oynattığını görüyoruz. Her ne kadar, yapımcı Elif Dağdeviren’in, Beyza rolü için daha popüler birini önermişse de Mustafa Altıoklar’ın Demet Evgar’da ısrar ettiğini de biliyoruz.

    Çoklu kişilikli 30’lu yaşlarında güzel ve zarif bir kadın, Boğaz sularından çıkarılan kesik bacaklar ve bu cinayetler zincirini çözmeye çalışan bir komiser ile ABD’de eğitim almış bir psikiyatr… Film, işte bu üçlü etrafında dönüyor. Kendisi de tıp eğitimi almış olan Mustafa Altıoklar, bu film için kriminoloji ve adli tıpla uzun edütler yaptığını belirtiyor. Filmde bu titizlik kendini gösteriyor ayrıca.

    Boğaz’ın sularındaki balıkçı teknelerinden birinin ağına kesik bir bacak takılır. Yapılan otopsi sonucunda bacağın kime ait olduğu bulunur. Bu cinayetin araştırılması için bir savcı, Komiser Fatih ve psikiyatr Doruk görevlidir. Doruk’a göre, bu bir seri cinayettir, cinayetler arasında bir bağlantı olduğunu belirtir ve ona göre katilin bir misyonu vardır. Araştırmalar devam eder. Bu arada Doruk’un karısı Beyza, yaşadığı bilinç kayıplarından dolayı, altüst durumdadır. Filmin konusuyla ilgili fazla detay vermeyelim. Filmin adı kadar, senaryosunun da son derece dikkat çekici olduğunu söyleyelim sadece. Tür açısından bir ilke imzasını atan Altıoklar’ın bu filmini izlenmeye değer buluyorum. Film, başından sonuna kadar, seyirciyi bir cinayet bulmacasının içine alıyor ve bazı sahnelerde şaşırtarak, sürpriz bir sonla bitiyor. Ancak, filmi, 18 yaşın altındakilerin izlemesi yasak. Bu yasağı yönetmenin çok yersiz bulduğunu da belirtelim.

    (16 Mart 2006)

    Asya Çağlar

    Bağımsızların Ardından “Mutluluğu” Ararken

    Geçtiğimiz ay hit filmlerden nöbetçi sinema kuşağına, fantastik yapımlardan kısa filmlere dek zengin seçkisiyle sinemaseverlere keyifli bir on gün yaşatan 5. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’ni geride bırakırken pek çok yapım arasından gündelik koşuşturmacanın hızına kurban ettiğimiz fragmanlaştırılmış hayatlarımızın iki saatinde bizlere durup dinlenme ve sadece “izleme” olanağı verdiği için belki de gerçekten kaleme alınması ve üzerinde tekrar düşünülmesi gereken bir film: Stetsi/Something Like Happiness (Mutluluk Gibi Birşey).

    Çek asıllı yönetmen Bohdan Sláma’nın son derece sade anlatım yollarıyla sergilediği üçüncü uzun metraj çalışması olan film, Çek Cumhuriyeti’nin kuzeyindeki endüstriyel bir şehirde, toplumsal konutlarda beraber büyümüş olan üç arkadaşın gençlikten yetişkinliğe ilerledikleri dönemlerde yeşeren umutlarını ve arayışlarını aktarıyor.

    İnsan büyür ve arayış başlar…

    Garden of Eden (1994) adlı kısa metraj çalışmasıyla sinemaya adım atan ve White Acacias (1996) ve Wild Bees (2002) gibi uzun metrajlarıyla tanınan Çek Sinemasının genç yönetmeni Sláma, imza attığı son filmi Stetsi’de (2005) insanın büyüdükçe geçirdiği değişime ve bu değişimin getirisi olan arayışlarına ve kendini keşfedişine filmin üç ana karakteri üzerinden odaklanıyor: Ailesiyle yaşayan Monika, bir süpermarkette çalışmakta ve bir yandan da Amerika’ya göç eden erkek arkadaşından davet beklemektedir. Monika’nın umutları ve hayalleri ve elbette ki ailesinin de geleceğe dair bekleyişleri bu davet üzerinden hiç tanımadıkları ancak bağımsızlığın ve kurtuluşun sembolü olarak uslarında canlandırdıkları o “büyük” ülkeye bağlıdır. Tonik ise tutucu aile yaşantısından kaçarak teyzesiyle birlikte bir çiftlik evinde yaşamını sürdürürken, iki çocuk annesi olan Dasha, evli bir adamla ağır aksak süren ilişkisinin yanı sıra akli dengesini yavaş yavaş kaybetmeye başlar.

    Olay örgüsündeki dengenin bozuluşu Dasha’nın ruhsal sağlığını tamamen yitirerek psikiyatrik tedavi için hastaneye kaldırılması ve çocukların bakımının Monika ve Tonik’e kalmasıyla gerçekleşir. İki küçük çocuğun bakımını üstlenip Amerika’ya gitmekten vazgeçtiğini beyan ederek ailesinin de kendisine bağladığı umutları yok eden Monika evden ayrılmak zorunda kalır. Böylece Monika, Tonik ve Dasha’nın iki küçük çocuğundan oluşan ve bir tür evcilik oyunu oynuyormuş hissiyatı yaratan bu sevimli grup, şehrin ve yaşamın tüm gerçekliğinden bir süreliğine kendilerince arınarak Tonik’in özene bezene yeniden yapılandırmaya çalıştığı yıkık dökük çiftlik evinde yaşamlarını sürdürmeye başlarlar. Ancak bir tür oyunu andıran bu yaşantı yine olay örgüsündeki ikinci bir kırılma noktası olan Dasha’nın tedavisinin sonlanarak çocuklarını geri almasıyla son bulur. Bundan sonra Monika ve Tonik arayışlarını başka yerlerde sürdüreceklerdir. Tonik’in kendisine karşı beslediği gizli aşkı öğrenen Monika, bir zamanlar es geçtiği ve hayallerini bıraktığı erkek arkadaşının yanına Amerika’ya doğru yol alırken, Tonik yarı çaresizlik yarı umutlarla yüklü bir bilinmezliğe doğru yola çıkar.

    Mutluluk Değil, Mutluluk “Gibi” Birşey

    Montreal, Atina ve San Sebastian’da ödüllendirilen bu filmde yönetmen Sláma, insanın kendini keşfedişine doğru ilerlediği yolculuğa odaklanırken yaşama yakın bir duruş sergileyerek son derece yalın bir dil kullanıyor. Filmin doğal oyunculukları, uzun ve durağan planları, sade kurgusu ve yer yer gerçekliğin sertliğine ve acılığına eşlik eden elektro gitar tonlarıyla yüklü “minimum”a indirgenmiş müzik anlayışının yanı sıra doğal seslerin ağırlığı dikkat çekiyor. Sadeci anlatımıyla yönetmen, ele aldığı arayış ve keşif temalarının bir anlamda sona ermediğini ve insanoğlunun varoluş süreci boyunca devam edeceğini de -asla umutsuzluğa yer vermeden- vurguluyor. Filmin sonunda fırsatlar ülkesinden vazgeçerek Tonik’i aramak için ülkesine geri dönen Monika’nın önünde uzanan yola doğru umut dolu bakışları, insanın arayış sürecinde yaptığı keşiflerini mutluluğun ta kendisi olmasa da-filmin adından da anlaşıldığı gibi- “mutluluk gibi bir şey” olarak tanımlayabileceğimiz yolunda ipuçları veriyor.

    “Mutluluk Gibi Birşey”, dayatılmış aksiyon sahneleriyle kıstırılmış yaşam parçaları arasında mola vererek arı bir sinema örneği seyretmek isteyenler için iyi bir fırsat!

    (16 Mart 2006)

    Âlâ Sivas

    Almanya’dan Kısa Filmler

    Almanya’dan kısa filmler, 18. Uluslararası Kısa Film Festivali çerçevesinde Goethe-Institut Istanbul (Alman Kültür Merkezi) ve Ístanbul Modern Sanat Müzesi’nde gösteriliyor. Kısa film programı Kısa ve İyi II için seçilen 27 yeni yapıt, Almanya’nın son yıllardaki kısa filmleri üzerine genel bir bakış sunuyor. 4 farklı konu başlığı altında toplanan yapıtlar, 18. Uluslararası Kısa Film Festivali çerçevesinde ilk kez kendilerine ayrılmış bir bölümde izlenilebilecekler. Filmler, 23 – 27 Mart 2006 tarihleri arasında Goethe-Institut’da, 28 – 31 Mart tarihleri arasında ise İstanbul Modern Sinema’da gösteriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Gösterilecek filmlerden fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Almanya’dan Kısa Filmler yazısına devam et
  • Mithat Alam Film Merkezi 2. Sinema Temel Eğitim Seminerleri Başlıyor

    Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi (MAFM) sinema sanatının gelişimi ve film yapımını merak eden sinema izleyicileri ile bu sürecin yaratıcılarını bir araya getiriyor. Bilinçli sinema izleyicileri yaratmayı hedefleyen Sinema Temel Eğitim Seminerleri’nin ikincisi yoğun istek üzerine 15 Nisan – 14 Mayıs 2006 tarihleri arasında düzenleniyor. 17 ana başlık altında sinemanın temelini oluşturan konuların anlatılacağı seminerde dersler toplam 5 hafta sürecek. Amatör ve profesyonel tüm sinemaseverlere açık olarak yapılacak olan seminerlerde hiçbir katılım şartı aranmıyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Mithat Alam Film Merkezi 2. Sinema Temel Eğitim Seminerleri Başlıyor yazısına devam et
  • Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu