Kategori arşivi: Yazılar

Yılmaz Güney’di

Evet di’li geçmiş ile, Yılmaz Güney’di. Aradan 23 yıl geçmiş, doğum günü hâttâ yılı tam ve net olarak bilinmiyor ama, 1984’de (09.09.1984) yitirdik O’nu.

Umut filminin ODTÜ’de yapılacak gösterisine gittik, gösterilip gösterilmeyeceği bilinmiyordu. Bilenler bilir, ODTÜ’nün geniş alanında hangi yerde gösterileceğini bile net öğrenemedik, vakit ilerliyor, hava kararmaya başlıyor, güneş batmıştı, kuyruktan ayrılmıyor, ama hangi kuyruktan, dört beş tane kuyruk vardı. O gün filme ulaşamadık, kaç gün sonra idi bilemiyorum, ama bir sonbahar günü olmalı, fakültemizde (A. Ü. Hukuk Fakültesi) filmin gösterileceğini öğrendim. Konferans salonunda gösterim yapılacaktı, okulda bir sinema kulübü kurulmuştu (Neler mi göstermişti?: Prof. Hannibal ve Cehennemde İki Devre / Z. Fabri, Yedi Samuray / A. Kurosawa, Sevmek Zamanı / M. Erksan v. b.) işte onlar bulup buluşturmuşlar, filmi getirdiler, derslere girdiğimiz, çeşitli anma toplantılarının yapıldığı bu salonda bu kez Umut ile buluştuk. Gösterim öncesi, asistanımız olan Uğur Mumcu, Özkan Tikveş’in sinemada sansürü konu alan doktora tezinin kitabı ile gelerek, bir konuşma yaptı ve o zaman geçerli olan sansür kuralları gereğince, biraz titizlik gösterilirse, sansür edilmeyecek filmin olmadığını söyledi ve gösterim sonunda filmin, finaline ulaştık. Filmi, Umut’u anlatacak değilim. Finalde define peşindeki gurup, gömünün izini bulduğuna inandıkları Cabbar’ın (Güney) gözlerini bağlayarak, o’na doğru yürümesini isterler, bir süre yürüyen Cabbar daire çizmeye başlar ve bu daire üzerinde döner döner döner. ‘Umut’ bir kısır döngüdür, -‘umut’, akıllıca ve var olanları doğru değerlendirdiğin zaman, ileriyi görebilmene yardımcı olur ve o zaman varılacak hedef olur.- Cabbar’ın ‘umut’u ise kendi çevresinde dönmektir, yani hiç yere gitmemek, ve döner, döner, döner…. Perdenin sağ alt köşesinde UMUT yazar, bir süre sonra ise, görüntü kararır ama yazı ‘umut’ perdede kalır ve film, ‘son’ yazmadan biter. O zamanlar filmlerimizde final jeneriği bulunmazdı, bu nedenle film ‘umut’ yazısı ile biter; aslında filmler bitmez, gösterimi biter. (Sonradan sinemalarda gördüğüm gösterilerde, büyük bir olasılıkla sinemacı tarafından filme ‘son’ yazısı eklenmişti.)

Yılmaz Güney’in sinema serüveni çok öncelerde başlar, Atıf Yılmaz ile çalışmalarından öncesi de var, Adana’da afişleri yatak yapıp üzerinde uyuduğu sinemalarda, bölge işletmelerinde çalıştığı günler, fakat sinema ile ilk kez on yaşında tanışmış olması acaba kayıp mı kazanç mı?

Oyunculuğa başladığı günlerde / filmlerde, aynı zamanda senaryo yazımına katılıp, asistanlık da yapıyor (Atıf Yılmaz’a), ben sinemaya böyle üç koldan bir girişi başkasında hatırlamıyorum (yanılıyor olabilir miyim?)

Sonra zaman zaman, birbirine benzese de, oynadığı filmlerin bazılarının senaryolarını yazıyor, bazı kendi seçtiği bölümleri yönetiyor, bu yönetmenliğe geçtikten sonra da (başkalarının yönettiği filmlerde) devam ediyor; deneysel çalışmaya olanak vermeyen ortamımız, piyasanın talebi ile peşi peşine benzer film üretilmesi sonucunu doğuruyor. Kendi ağırlığını koymaya başladıktan sonra, istediklerini yapabilme olanağına biraz daha kavuşuyor ama senaryo yazarlığından önce gelen yazarlığı (öykü – roman) daha tam yerine oturmuş değildir, fakat kafada mevcut bir öykünün setlerde yazılan senaryoları ile zaman zaman dağınık (Ağıt), silâh romantizmi (Acı – Umutsuzlar) ağırlıklı sonuçlar elde ediyor.

Bu sitede daha önce de yer almış, Baba ve Zavallılar filmlerine ait yazılarda sözü edilen durumlar nedeni ile, ben Güney’in yapabileceklerinin bir kısmını çeşitli nedenlerle yapamamış olduğunu düşünüyorum. Yapılamayanlar için yakınmanın anlamı yoktur, yapılanlara bakılıp arkasını da / eksik kalanı da (yapılanamayanı da) düşününce, keşke böyle olsaydı demek de sonuç vermiyor.

Her ölüm erkendir derler, bazılarının ölümü daha mı erken?

Sinemaya giriş filmleri (Bu Vatanın Çocukları / Alageyik), giriş biçimi ile ilgi topluyorsa da, zorunlu ara vermesi (Boynu Bükük Öldüler’in yazıldığı cezaevine günleri) ile, araya zaman girmesi ile çabuk unutulması, geri döndüğünde hatırlanmaması, ancak dar bütçeli yapımlarda, kimi zaman sırf gelir için, ama zaman zaman kişisel tavrını (biçimini) koyarak bir Anadolu seferine çıkıyor, sonuç kendisine bir kitle bağlıyor, bir lâkap ediniyor: (‘Çirkin Kral’). Bu lâkabını korurken, sinemasınında düzeyini -kendi biçimi ile- kotarabildiği kadar yükseltme çabası… Geç tanıştığı sinemanın, görselliğini çabuk çözümlemesi, bu konuda kısa ama sinemasal doruklara ulaşması, şimşek gibi çakıyor. (Bana göre) Umut’ta bir özel arabanın çarpması sonucu ölen atını Çukurova’da kırsal araziye götürüp bırakma sahnesi, çocuklarının tren rayları arasında kömür toplarken oynadıkları oyun sahnesi…, birinci sahnenin destansı görselliği ardında, arabanın atına çarpması, karakolda haksız çıkması, filmde (filmlerinde) zaman zaman vurgulanacak, sınıf (sosyal katman) farklılığının belirtildiği içerik ile birleşir. Görselliği ve doğallığı ağırlık taşıyan ikinci sahne ise Baba’nın ilk bölümündeki çocukların tavuk kovalaması sahnesinin habercisidir. Daha öğrenmedikleri bir ayrılığın öncesindeki çocuklar acımasızca tavuğu kovalarlarken, kendileri de tavuk kadar çaresizdirler: (yaşam ne sürprizler hazırlar). Filmlerinde, öykü dışında, çevre gözlemleri yaparken -asıl / görsel sinemasını yaparken-, çocuklara yaklaşımı dikkate değer, çocuklar doğallıkları içinde, gerçek durumları ile görüntülenir. Son filmi Le Mur (Duvar) çocukları daha büyük yaşlarında ‘delikanlılıklarında’ ve cezaevi ortamında ele alırken, yaşamın daha katılaşan gerçekleri ile verilir.

Beyazperdeden, ince uzun bacakları üzerinde, dar siyah veya beyaz pantolonu ile yaylana yaylana geçerken, çirkin ama ‘onun’ yüzünde hiç de çirkin durmayan burnu, gözleri ile birlikteki gülüşü ile geçen Güney, aramızdan yirmi üç yıl önce ayrılmıştı, yurt dışında idi, vatandaşlıktan dışlanmıştı, yapabildikleri ile bile sinemamızda bir döneme damgasını vurmuştu. Sonuçta sinemanın her geçen gün gelişen teknolojisi ile -belki- yeni yetme seyircinin bu gün ‘gülebildiği’ filmler yaptı, ama yukarıda da kısmen değindiğim gibi, yapabildikleri düşündüklerinin az bir kısmı idi. İstediğini yapabilecek noktaya hiç bir zaman gelemedi ama kısmen ağırlığı koyduğu ve o günün tekniği ile yaptığı, en sıradan filmlerine serpiştirdiği politik göndermeleri ile olsun, zaman zaman sinemasının şiirselleştiği daha ağırlıklı politik filmlerinde olsun, fikirlerine katılın veya katılmayın, başından sonuna kadar hep bir ‘sinema adamı’ olmayı hak etti. Sinemamızdan geldi geçti, Yılmaz Güney’di.

(07 Eylül 2007)

Orhan Ünser

Öteki’ni Kucakla!

Bu hafta evlere şenlik bir film gösterime giriyor. Öncelikle filmin ismini Türkçe’ye çevirenleri başarılarından dolayı kutlamak istiyorum çünkü Damadı Öpebilirsin tam da filmin İngilizce isminin yarattığı şaşkınlık ve gerginlik durumunu Türkçe dile getiriyor. İngilizce ismi “Sizi karı – koca ilan ederim” cümlesinin iki erkek ismiyle söylenişi; yani “Sizi Chuck ve Larry ilân ederim.” İki erkeğin evlenmesi fikri hepinizi şaşkınlığa uğrattı değil mi? Üstüne üstlük bu öyle keyifli bir şaşkınlık değil, neyi nereye koyacağınızı şaşırdığınız bir gerginlik durumu olsa gerek. O zaman bu filmi izleyin ve şaşkınlık ve gerginliğinize gülmeyi ekleyin.

Film iki itfaiyecinin sıradan yaşamlarıyla başlıyor. Sıradan dedik ama itfaiye görevlerinde sürekli eşleşen bu çift, aslında günlük hayatlarını birbirinin zıttı şekillerde yaşıyorlar. Biri çok-eşli (hâttâ ona çok-eşli de denemez, “her zaman birileri var ama hiç biri eş değil” daha uygun), çapkın bir hayat sürerken, diğeri fazlasıyla tek-eşli (ki onunki de epey çarpık, çünkü artık hayatta olmayan birine bağlılığını koruyarak, yani “hiç-eşli”) ve mazbut aile babası hayatı sürüyor. Aslında bu iki adam da son aşamada birbirlerinin aynısı; yani “hiç-eşli” oluyor çünkü ikisi de varolan bir eşe sahip değiller. Bu da onları aynı elmanın iki yarısı kıvamına getiriyor. Hem durumları gereği birbirlerine benziyorlar, hem de zıtlıklarıyla birbirlerini tamamlıyorlar.

Eşini kaybettiği için sigorta haklarını da kaybeden ve çocuklarının geleceği hakkında dertten derde savrulan baba Larry en yakın arkadaşı Chuck’ı domestik partneri olmaya ikna ediyor. Domestik partnerlik iki eşcinsel kişinin birbirleriyle eş olma isteklerini akit etmesi, yani evlenmesi oluyor. Bu iki adam tamamıyla heteroseksüel olmalarına rağmen, geleceklerini düşündükleri miniklikler adına bu çılgınlığa girişiyorlar. Çılgınlık diyorum, çünkü hiç hesaba katmadıkları olaylarla yüzleşmek durumunda kalan çiftin başına bin bir çeşit olay geliyor.

Damadı Öpebilirsin, sanıldığının aksine bir “eşcinsel hakları” filmi değil. Tabii onu da içinde barındırıyor ama daha genel bir düzlemden bu konuya giriyor: İç içe yaşadığımız herkeste bizden bir parça var ve onları dışlayarak, “öteki” yapmak yerine kabullenmek ve sevmek daha yapıcı bir çözüm. Çevremizdekileri farklılıklarıyla kabûl etmek bize bir zarar vermez, bilâkis hem ufkumuzu genişletir hem de yaşamımızı daha canlı kılar çünkü hayat tek tipli olduğunda yeterince boğucu ve sıkıcı, oysa rengarenk olunca bu yaşam daha güzel. Ayrıca kalkıp, tüm sevdiklerimizi, aslında bizim pek hoşumuza gitmeyen özelliklerimizi yansıttığı için “öteki”lere boğup, “hiç-eşli” olmak yani şu koca dünyada yapayalnız kalmak yerine onlarla hayatı paylaşmak daha keyifli olmaz mı? Burada en zor olan ise tüm sorunun kendimizden kaynaklandığını kabûl etmek. Çünkü biz sinir oluyoruz; biz kıllanıyoruz; biz o kişiyi veya kişileri dışlayarak, kendimizi yalnızlığa mahkûm ediyoruz. Oysa hayat sevdiklerimizle paylaştıkça güzelleşiyor, yeşeriyor, canlanıyor. Biz de sevdiklerimizle daha sağlıklı ilişkiler kurdukça iç dünyamızı zenginleştiriyoruz.

Larry çok mutsuz ve yalnız; varolan bir ilişki yaşayamıyor çünkü kendini tek bir yere kitlemiş durumda. Rahmetli karısını seviyor ve özlüyor ama yaşamaya devam etmiyor. Chuck ise “bekarlık sultanlık”tır adı altında çiçekten çiçeğe konan, hâttâ aynı anda birçok çiçekle olan bir böcekken gerçekten varolan bir ilişki yaşayamıyor. O da birisini sevme ve ona bağlılık gösterme konusunda kısır kaldığı için aslında “yaşamıyor”.

Bu iki adam da, birbirlerine duydukları içten sevgiyle (evet, bu arkadaşlık sevgisi, birbirlerine cinsel arzu duymuyorlar) gerçekten varolan bir ilişki kuruyorlar. Bir evliliğin gerektirdiği gibi birbirlerinin iyi gününde ve kötü gününde yan yana oluyorlar. Zorluklarla birlikte savaşıyorlar. Evlilik bir toplumdaki en küçük kurum. İki kişi yeterli. Peki toplumun diğer alanları için de bu söz edilenler geçerli değil mi? Din, dil, ırk, cinsel yönelim, siyasi görüş gibi bir çok etiketimiz var. Karşımızdakileri ve dolayısıyla kendimizi tanımlamamız için bunlara ihtiyacımız oluyor ama bunlar tanımlama araçlarından çok saldırı araçlarına dönüşmeye başladığında iş çığırından çıkıyor.

Damadı Öpebilirsin, kendisinden beklenenin aksine bu konuları tatlı bir dille irdeliyor. Bir yandan güldürüyor, bir yandan düşündürüyor. Size tavsiyem, kendinize biraz zaman ayırın ve bir düşünün, aklınıza son dönemde sizin hoşunuza gitmeyen bir özelliğe sahip olduğu için soğuk davrandığınız bir eşiniz, dostunuz, arkadaşınız geliyor mu? Onu arayın ve birlikte bu filme gidin. Hem aranızdaki buzlar erir, hem de keyifli, güleç bir gün geçirirsiniz.

(02 Eylül 2007)

Nur Özgenalp

Kültür Bakanlığı Destek Listesi

Sinema Destekleme Kurulu’nun 2007/5 Sayılı Kararı

Sinema Destekleme Kurulu, 25 – 26 Ağustos tarihlerinde yaptıkları toplantıda, 24 belgesel, 29 senaryo diyalog ve yazım geliştirme, 16 amatör yapım ile 1 belgesel yapım geliştirme ve 1 animasyon filme destek sağlama kararı aldı.

Kurulun kararına göre, toplam 71 projeye KDV dahil 1 milyon 500 bin YTL destek verilecek.

Belgeseller arasında, 60 bin YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz en fazla desteği Sinema Televizyon Film’in yapımcılığında, Savaş Güvezne’nin yönetmenliğini üstlendiği Beşiktaş’ta Bir Tayyare Fabrikası adlı proje alacak.

Yönetmenliğini eski TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz’ün yapacağı Ölüler Şehri belgeseline de 30 bin YTL destek verilecek.

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENMESİNE KARAR VERİLEN BELGESEL FİLM YAPIM PROJELERİ VE MİKTARLARI

1- PRT Planlama Reklam Tanıtım Müzik Yapımı İsmail Kılıçarslan’ın Yavuz Turgul’un Dünyası adlı projesinin 45.000 YTL,
2- T. C. Maltepe Üniversitesi Rektörlüğü’nün Anadolu’nun Renkleri: Doğum, Düğün, Ölüm adlı projesinin 35.000 YTL,
3- Yeni Sinemacılık Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’nin İğne Deliği adlı projesinin 30.000 YTL,
4- Atadeniz Film – R.Yılmaz Atadeniz’in Sami Hazinses Dramatik Belgesel adlı projesinin 50.000 YTL,
5- Uzman Filmcilik ve Sinemacılık Turizm Tic. San. Ltd. Şti.’nin Tek Rakibim Zaman adlı projesinin 45.000 YTL,
6- As Ajans- Nevin Dal’ın Anavarza’nın Anası adlı projesinin 35.000 YTL,
7- Esra Film İletişim A. Ş.’nin İstanbul Konuşuyor adlı projesinin 40.000 YTL,
8- Güney Film Yapım Basım Reklam Sanayi ve Dış Ticaret Ltd. Şti.’nin Özgürlük Treni adlı projesinin 35.000 YTL,
9- Zed Tanıtım Organizasyon Ltd. Şti.’nin Kültürümüzde Çörek Derme adlı projesinin 35.000 YTL,
10- Yedi Renk İletişim Yapım Org. Reklam ve Basın Yayın Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Benimle Oynar mısın? adlı projesinin 35.000 YTL,
11- Şarküteri Prodüksiyon Haber Ajansı Tanıtım Org. Rek. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Pazarlar adlı projesinin 30.000 YTL,
12- Bilge Yapım Prodüksiyon Org. Araştırma Tic. Ltd. Şti.’nin Beyaz İnci adlı projesinin 30.000 YTL,
13- Raslantı Film Yapım Reklam ve Eğitim Danışmanlık Hiz. Tic. Ltd. Şti.’nin Usulünce Müzik adlı projesinin 14.000 YTL,
14- On Reklam Ajansı Prodüksiyon Araş. Org. Yay. Taahhüt Tur. Ltd. Şti.’nin Kılıçların Fatihi: Yatağan adlı projesinin 25.000 YTL,
15- ATT Basım Yayın Reklam Org. İnş. San. ve Ticaret Ltd. Şti.’nin Günden Geceye İstanbul Bir Şehir Senfonisi adlı projesinin 30.000 YTL,
16- İstanbul Senkron Reklam Müzik ve Film Yapımcılığı Danışmanlık Turizm Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Perdede Işık İzi adlı projesinin 30.000 YTL,
17- İlta İletişim ve Tanıtım Hizmetleri A. Ş. Ölüler Şehri adlı projesinin 30.000 YTL,
18- Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı Basın Yayın Ticaret Şti.’nin Yaran: Kadim Dostlar adlı projesinin 30.000 YTL,
19- Grup Doğayla Barış Çevre Eğitim ve Sanat Derneği’nin Akdeniz’in Tılsımı adlı projesinin 30.000 YTL,
20- Sinema Televizyon Film Yapım Etkinlikleri Merkezi Ltd. Şti.’nin Beşiktaş’ta Bir Tayyare Fabrikası adlı projesinin 60.000 YTL,
21- Hacettepe Üniversitesi’nin Ebe ile Gassal Arasında adlı projesinin 25.000 YTL,
22- Ora Reklamcılık Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. Son Usta: Mehmet Usta adlı projesinin 25.000 YTL,
23- And Bilimsel Film Proje Yapımı – Reyhan Saral’ın Yesemek Taşlarında Tarihin İzleri adlı projesinin 25.000 YTL,
24- 3 Adam Prodüksiyon Görsel Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti.’nin Bir Roman Nefesi: Ergün Şenlendirici adlı projesinin 25.000 YTL, ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENMESİNE KARAR VERİLEN SENARYO DİYALOG VE YAZIM GELİŞTİRME PROJELERİ VE MİKTARLARI

Destekleme Kurulu, doğrudan ve geri ödemesiz 29 senaryo diyalog ve yazım geliştirme projesine destek kararı aldı.Senaryolara, 5 ile 10 bin YTL arasında olmak üzere toplam 203 bin YTL destek sağlanacak.

1- İbrahim Kayan’ın Ağustos Sıcağı adlı projesinin 7.000 YTL,
2- Ahmet Uluçay’ın Kuzey Masalı adlı projesinin 10.000 YTL,
3- Hicri Bozdağ’ın Yoketme Duygusu adlı projesinin 7.000 YTL,
4- Tahir Alper Çağlayan’ın Kartalın Oğlu: Sultan Cem adlı projesinin 8.000 YTL,
5- Filiz Terzi Sülün’ün O Kadın adlı projesinin 10.000 YTL,
6- Mustafa Haldun Çubukçu’nun Medine Savunması adlı projesinin 9.000 YTL,
7- Murat Menteş’in Kız Meselesi adlı projesinin 8.000 YTL,
8- Kamil Renklidere’nin İlk Çember adlı projesinin 9.000 YTL,
9- Maşallah Varlık’ın Kan Sesleri adlı projesinin 5.000 YTL,
10- Güven Güzel Yurtsevener’in Cennetin Arka Bahçesi adlı projesinin 7.000 YTL,
11- Fikret Babaoğlu’nun Duvarın Ötesi adlı projesinin 8.000 YTL,
12- Dilek Çolak’ın Limon Ağacı adlı projesinin 5.000 YTL,
13- Gülin Tokat’ın Ağır Çekim adlı projesinin 8.000 YTL,
14- Kadir Akel’in Kelebeğin Ömrü adlı projesinin 5.000 YTL,
15- Umut Aral – Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi adlı projesinin 8.000 YTL,
16- Hurşit İlbeyi’nin Yitik Ülkenin İnsanları adlı projesinin 10.000 YTL,
17- Deniz Sertbarut’un Ege Türküsü adlı projesinin 5.000 YTL,
18- İsmet Karalar’ın Hafız adlı projesinin 5.000 YTL,
19- Fatih Altınöz’ün Arife adlı projesinin 9.000 YTL,
20- Ensar Kılıç’ın Dede Korkut Hikayeleri adlı projesinin 5.000 YTL,
21- Zeynep Özlem Havuzlu’nun Ararat’ın Yolculuğu adlı projesinin 7.000 YTL,
22- Levent Kurtuluş Elpen’in Kayıp adlı projesinin 5.000 YTL,
23- Zeynep Alanç’ın Kanla Sulanmış Topraklar adlı projesinin 5.000 YTL,
24- Arslan Kaçar’ın Dağ ya da Surlu Kent adlı projesinin 5.000 YTL,
25- Recep Yener’in Ölümcül Sınav – Derinlikler adlı projesinin 5.000 YTL,
26- Berkun Oya’nın İyi Seneler Bolvadin adlı projesinin 8.000 YTL,
27- Emine Emel Balcı’nın Küçük Balıklar adlı projesinin 5.000 YTL,
28- Rıza Kıraç’ın Uzakta Kahvaltı adlı projesinin 7.000 YTL,
29- Burak Zeybek’in Miras adlı projesinin 8.000 YTL ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENEN AMATÖR YAPIM PROJELERİ VE MİKTARLAR

1- Erdoğan Tokatlı’nın İzzet Günay – Alnımdaki Bıçak Yarası adlı projesinin 25.000 YTL,
2- İsmail Öztürk’ün Benim Oyuncaklarım Nerede? adlı projesinin 30.000 YTL,
3- Yunus Yılmaz’ın Yönetmen Natuk Baytan adlı projesinin 25.000 YTL,
4- Zuhal Albayrak Butler’in Salıncak adlı projesinin 6.000 YTL,
5- Kenan Kavut’un Simetrik Çatışmalar adlı projesinin 7.000 YTL,
6- Mehmet Can Mertoğlu’nun Yokuş adlı projesinin 4.500 YTL,
7- Murat Kirişçi’nin 2D 3D 1D adlı projesinin 10.000 YTL,
8- Yusuf Niş’in Öyküleyen Eller adlı projesinin 20.000 YTL,
9- Nuri Erol Onur’un Veresiye Defteri adlı projesinin 20.000 YTL,
10- Erdem Tüfekçi’nin Babaannem adlı projesinin 10.000 YTL,
11- Hamit Annak’ın Gulyabani adlı projesinin 15.000 YTL,
12- Müslim Şahin’in Bir Milletin Kaderini Değiştiren Adam: Ebubekir Efendi adlı projesinin 30.000 YTL,
13- Haluk Ölçekli’nin Nargin Adası adlı projesinin 25.000 YTL,
14- Zuhal Çetin’in Kıbrıs Sinemaları Tarihi adlı projesinin 15.000 YTL.,
15- Batuhan Ener’in İnsanlık Öldü mü? adlı projesinin 6.000 YTL.,
16- Nurşen Bakır’ın Gıyaben adlı projesinin 10.000 YTL, ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ OLARAK DESTEKLENEN BELGESEL FİLM YAPIM GELİŞTİRME PROJELERİ

1-Safir Yayıncılık – Muhsin Kemal Şimşek 55 Kapı Aralığından İstanbul adlı projesinin 5.000 YTL. ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ OLARAK DESTEKLENEN ANİMASYON FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Kompügraf Bilgisayar Grafikleri A.Ş.- Celal Can DERVİŞ’in “Ben Bir Küçük Cezveyim” adlı projesinin 40.000 YTL. ile desteklenmesine, (Madde 1, 4 ve 5’te belirtilen destek tutarlarına KDV dahil değildir.)

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN BELGESEL FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Can Ajans Turizm İşletmeleri Medikal Sanayi ve Tic. A. Ş’nin Çalı Dibinden WC’ye,
2- Netvizyon Tanıtım Org. Basın Yayın Danışmanlık Bilişim Turizm Tic. Ltd. Şti.’nin Buluşmalar Kenti İstanbul,
3- Arsel Turizm İnşaat Taahhüt Reklam Ajansı İletişim San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Yetişin Şehir Yanıyor,
4- Hammer Film ve Prodüksiyon Mobilya İnşaat Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Ateş Ter Ekmek: Tandırdaki Emek,
5- BTS Müzik Film Yapım Org. İnşaat Turizm Gıda San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin Mevlana’dan Kalan (Afganistan) Ben Rüzgarım Sen Ateş,
6- Vedat Şahin – Göz Yapım’ın Yayla Konağı,
7- Hayal Fabrikası Film Yapım Yayıncılık Reklam Org. San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin Aydın Eli Efesi: Atçalı Kel Mehmet Efe,
8- Kıvanç Amber – Tike Medya Ajans Film Yapımları’nın Ve Bizim Kadınlarımız Amazonlar,
9- A.N.C Prdodüksiyon – Zekeriya Karadoğu’nun Ahi Evran ve Ahilik Belgeseli,
10- Filmsan Ajans – Gülçin Üçer’in En Baba Kahramanımızdı Kadir Savun,
11- T Yapım – Tülin Eraslan’ın Ahlat’ta Zaman,
12- Rengarenk Film – Elvan Kığılcım’ın Taşın Ağırlığı,
13- Giyotin Prodüksiyon Reklam Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin Bu Nasıl Müzik Hanımefendi,
14- Nano Film Turizm ve Emlak Danışmanlığı San. Tic. Ltd. Şti.’nin Hanedan Kırmızısı,
15- C-S Basın Yayın Film Yapım Reklam Org Sanayi ve Tic. Ltd. Şti.’nin Ustadan Çırağa Altıneller Oltu Taşı,
16- Kutup Ayısı Yapımcılık Filmcilik ve Reklam Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin Geceyarısı Ekspresi’ni Yakalamak,
17- Beta Film Ltd. Şti.’nin Suya Yazılan Yazı,
18- Sezgin Türk – Esi Film’in Anadolu’nun Barışsever Konuk Halkı Malakanlar,
19- As Yapım Film Yapımcılığı Ltd.’nin Karadeniz’de Atmaca Tutkusu,
20- A.R.S Yapım Yayın Bilişim Turizm Tic. Ltd. Şti.’nin Bozkurt Lotus,
21- Maker Prodüksiyon Tanıtım ve Tic. Ltd. Şti.’nin Türkçe Öğrenmek / Learning Turkish,
22- Dadaş Film’in Şadan Kamil Belgeseli,
Belgesel Sinema kavramının gerektirdiği sinematografik estetik ve bilimsel çalışma konusunda veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan destek kriterlerine uygunluk açısından yeterli bulunmadığından reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN SENARYO VE DİYALOG YAZIM VE GELİŞTİRME PROJELERİ

1. Hamit Koptekin’in İlk Kurşun ve Hasan Tahsin,
2. Vural Pakel’in Semer
3. Ahmet Rıfat Ortaçdağ’ın Rumi
4. İbrahim Vurmaz’ın Beyaz Aslan,
5. Gülsüm Öz’ün Hoşbulduk İstanbul,
6. Mustafa Karnas’ın Elif Kızı Ormanı,
7. Kasım Uçkan’ın Helmut Abi,
8. İsmet Soydan’ın Kilid-i Cihan,
9. Mehmet Atay Sözer’in Bir Otobüs Kayboldu,
10. Ayhan Ergürsel’in Boşluk,
11. Deniz Çetintaş’ın Dönüş Yolculuğu,
12. Ufuk Mağden’in Göldeki Resim,
13. Mehmet Naci Çelik’in Tavşan,
14. Hilal Çelenk’in Beyaz Kelebekler de Öldü,
15. Ayhan Özen’in Etüv,
16. Nasim Kuzan’ın Aynalı Kedi,
17. İlker Aktürk’ün Güçlülerin Dünyası,
18. Kenan Kuzan’ın Gizli Kahraman,
19. Melek Özman Elhan’ın Yaşar Nezihe,
20. Vasıf Küçükoruç’un Affet,
21. İdris Bayhan’ın Aşkım ve Dostlarım,
22. Koray Dündar’ın Ne Değişti,
23. Ömer Çevirme’nin Oduncu,
24. Mevlüt İpek’in Nasrettin Hoca Hayatım Sinema,
25. Özkan Çelik’in Büyük Plan,
26. Yasemin Zorlu’nın Sonbahar,
27. Mihriye Meral Yurderi’nin Güvercin ve Gözyaşları,
28. Zehra Lale Müldür’ün Bizansiyya,
29. Aslı Saçak’ın Kenan Bey,
30. Levent Özayan’ın Koca Yusuf,
31. Gökben Ülkem Gürbüz’ün Gül ve Buse,
32. Müjdan Kayserli’nin İstanbul’da Vals,
33. Hikmet Ülger’in İkili,
34. Ceylan Gülçehre Ünal’ın Aliko ve Caher,
35. Ebru Suna’nın Kaffa,
36. Hüseyin Günay’ın Uçurtma,
37. Nevzat Çelik’in Bağışlanmış Hüzün,
38. Hüseyin Arlı’nın Yanmayan Ormanlar,
39. İbrahim Başer’in Devşirme,
40. Engin Erdem’in Kendi İçine Dökülen Kaçak Sular,
41. Kıvanç Kuday’ın Karanlık Yüz,
42. Suna Ekici’nin Her Şey Tesadüf,
43. Oruç Aruoba’nın Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı,
44. Serdar Tütün’ün Büyük Deney,
45. Sinan Güldal’ın Demarke,
46. Kahir Temimoğulları’nın Kolici,
47. Merlyn Solakhan’ın Pastırma Yazı,
48. Sühan Bozdağ’ın Ceza,
49. Aliye Mutlu’nun Yalnız ve Güçlü,
50. Dila Çakıl – Gökçe Ayça Gündüz Kuyucu’nun Evsizler Dünya Kupası,
51. Ümit Elçi’nin Bir Hayat Hikayesi,
52. Engin Altun’un İnce Hesaplar,
53. Füsun Ataman Berke’nin Bir Deste Hayat,
54. Yusuf Güven’in Hiç,
55. Birol Tezcan’ın Eşik,
56. Ali Altan’ın Gidiş / Dönüş,
57. Osman Dikiciler’in Pazar Babaları,
58. Mustafa Şen’in Yılın Filmi,
59. Ali Demir’in Yerçanik ve Aynur,
60. Güven Yılmaz’ın Koca Yusuf,
61. Eylem Kaftan’ın Benim Saklı Kalbim,
62. Gökçen Eroğlu’nun İnce Sızı,
63. Ömer Faruk Boyana’nın Şeytan Arabası,
64. Korhan Günay’ın Öğleden Sonra,
65. Mustafa Ünlü’nün Kanadı Kırık Kuşlar Cenneti,
66. Nadir Faruk Özgören’in Vize Kıskançlıkları,
67. Ayşegül Üstünipek’in Üç Konaklar,
68. Zeynep Seçim’in Sınır Ağacı,
69. Hüseyin Tolga Baysal’ın La Martin Gerçekliği,
70. Firuze Engin’in Hıdrellez,
71. Güner Erduğan’ın Bir Çift Yürek,
72. Serhat Sarı’nın Kardelen,
73. Ceylan Ünal’ın Sandıkbaz,
74. Seza Güneş’in Rol,
75. Hülya Şahin’in Acıma,
76. Mustafa Eğriboz’un Geçit,
77. Seyfi Teoman’ın Hayaletler,
78. Yüksel Budak’ın Gerçeğin Adı Ölüm,
79. İlhan Deliktaş’ın Tesadüfler Apartmanı,
80. Aysun Erdoğan’ın Extazy,
81. Serdar Şendilmen’in Sky,
82. Esra Arı’nın Teslimiyet ya da Müdahale,
83. İdil Kuzuoğlu’nun Elveda Güzel Ülkem,
84. Orhun Bora Çetin’in İçgörü,
85. Haluk Koçoğlu’nun Bugün 23 Nisan,
86. Emre Karahan’ın Kuram,
87. Togay Şenalp’in Asyalı ve Batılı,
88. Boğaç Babür Turna’nın Geçmişin Gölgesi,
89. Olcay Halulu’nun Aradığınız Ali Benim,
90. Ali İhsan Yeşiloğlu’nun Bici Bici,
91. Halil Özer’in Fa,
92. Seyfettin Tokmak – Cengiz Çakmak’ın Karayazı,
93. Abdullah Ayata’nın Son Ermeni,
94. Bilal Babaoğlu’nun Metropol Masalı,
95. Ceren Olpak’ın Güz Bitimi,
96. Gülce Uğurlu’nun Beyaz Gecelik,
97. Yücel Müştekin’in Toprak,
98. Ayşe Altunç Yarbaşı’nın Merzuka’nın Masalları,
99. Burak Sesli’nin Karga,
100.Yakup Yılmaz’ın Osmanlı Daması,
101.Sabahattin Kerik’in Suçlu,
102.Aysun Şenoğlu’nun Siyah Önlük, Beyaz Düşler,
103.Mustafa Ziya Ülkenciler’in Bahçıvan,
104.Faruk Ersan Üço’un Hikayenin Öyküsü,
105.Halit Soysal’ın F2 Yükselme Grubu,
106.Suavi Cem’in Kağıt Mendil,
Dramatik yapı ve sinematografik özellikleri veya ilgili yönetmeliğin 14. Maddesinde yer alan kriterler açısından yeterli bulunmaması sebebiyle reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN AMATÖR YAPIM PROJELERİ

1- Faruk Keysan’ın Renk Körü,
2- Volkan Dede’nin Zehir,
3- Engin Ayça’nın Bir Tutkudur Devecilik,
4- Murat Ünal’ın Stradivari ve Ben,
5- Kasım Yeter’in Ayna Oyunu,
6- Anushka Ünel’in Aşkın Şiirsel Müziği,
7- Ülkü Oktay’ın İnce Sızı,
8- Tuğrul Kabacıoğlu’nun Mektup,
9- Seza Güneş’in Medet,
10- Mustafa Azizoğlu – Aykut Aykanat’ın Boğaziçi’nin Son Dalyanı,
11- A. Ayten Altunç Yarbaşı’nın Üstü Kalsın – Bir Cemal Süreya Protresi,
12- Yasin Hutbi Kuzucu’nun Padişah Yolu,
13- Mehmet Saygın’ın Meraklı Uğurböceği,
14- Elif Kifayet Erciyas’ın Senin Duvarın Hangisi,
15- Fatih Yamangül’ün Aç ve Dost,
16- Alkım Özmen’in Dedem,
17- Rafet Çevik’in Yolda Kalmış Fikirler,
18- Tarkan Elbingil’in Şeker Kız,
19- Yusuf AslanyüreK’in Şah-ı Zinde,
20- Mehmet Bahadır Er’in Kıyamet,
21- Levent Soyarslan’ın Tatlı Rüyalar,
22- Övünç Tüzün’ün Resim,
23- Ege Edener’in İstanbul İstanbul,
24- Adem Aslandoğan’ın Anadolu’da Semahlar,
25- Yeşim Gökçe’nin Güneşin Atlı Arabaları,
26- Özcan Yurdalan’ın Asya’nın Masalcıları,
27- Hamit Usanmaz’ın 3F,
28- Nadir Buçan’ın Yanlış Hesap,
29- Mesude Eğilmez’in Onların Öyküsü,
30- Tarık Köksal’ın Keşif,
31- Necdet Taşçıoğlu’nun Türkiyemin Güzel Kızı: Hülya Koçyiğit,
32- Nursel Doğan’ın İyi ki Doğurdum Seni,
33- İlkay Nişancı’nın Veda,
34- Ömer Tuncer’in Çağların İçinden: İznik,
35- Gürsel Sütemen’in Keresteciler,
36- İsmail Kemal Çiftçioğlu’nun Uyanış,
37- Selahattin Çağkan Özegen’in İnter Kahve,
38- Mustafa Sencer Kiremitçi’nin Geçmişe Yolculuk,
39- Nuri Ertuğ Tuğalan’ın Film Başlıyor,
40- Nadim Güç’ün Sesli Mektup,
41- Tülay Karacaörenli Bozkurt’un İşkence İzleri – İstanbul Protokolü,
42- Elif Nur Kerkük’ün Kutu,
43- Elif Refiğ’in Buluşma,
44- Hakan Tabakan’ın Arasta,
45- A. Gülümser Şavk Belkaya’nın Bizans’ın Gemileri,
46- Konur Alp Koz’un Türkiye’de 100’ler,
47- A. Haydar Erdoğan Tombak’ın Angara Misketi,
48- B. Öncel İnaldı’nın Tornet,
49- Tunç Küçükaslan’ın Kız Alacaksan Muğla’dan,
50- Ahmet Çevikaslan’ın Sırlı Mektup,
51- Aylin A. Dikicioğlu’nun Cilalı Saç Devri,
52- Hülya Önal’ın Boğazın Kilidi, Barışın Anahtarı Çanakkale,
53- Serin İnan’ın Gündelik Bilmeceler,
54- Cemal Kurucan’ın Şampiyon,
55- Dilek Çolak’ın Deniz Kızları,
56- Zeynep Yıldız – Murat Yıldırım’ın Makine,
57- Mustafa Kural’ın Gökten 3 Elma Düştü,
58- Gülüzar Kayaoğlu’nun Muhteşem Düğün,
59- Ceyhun Konak’ın Kabil’in Çocukları,
60- Sevil Nursan’ın İbadethaneleriyle Engin Anadolu,
61- Evrim Özsoy’un Ya Sus Ya Allianoi,
62- Bülent Avcu’nun Hayata Tutun,
63- Emre Karahan’ın Beyaz Perde,
64- Şule Gürbüz’ün İstanbul’da Jinekolog Olmak,
65- Sidar İnan Erçelik’in Saraydan Sokağa Santur,
66- Mehmet Özgür Candan’ın Lamekan,
67- Esra Özfaris’in Lityum,
68- Cemal Arabacı’nın Kazdağı,
69- Can Yıldırmaz’ın Damıtık,
70- Ayşegül Kanyılmaz’ın Eksi,
71- Anıl Armutçu’nun Unutmadan,
72- Çağlar Şişman’ın Gökova’nın İncisi Akyaka,
73- Yelda Kapkın’ın Oda,
74- Serkan Şavk’ın Türkiye Hatırası,
75- Fatih Çetin’in Kuruyan Göller,
76- Murat Özbaş’ın Aladağlar,
77- Ahmet Gökşan Adışanlı’nın Sualtı Cenneti Ayvalık,
adlı projelerinin, sinematografik açıdan veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan kriterler açısından yeterli bulunmaması nedeniyle reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN BELGESEL FİLM YAPIM GELİŞTİRME PROJELERİ

1- Hammer Film ve Prodüksiyon Mob. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Efe Zeybek Yürek,
2- Bora Prodüksiyon Film T. V. Reklam Video Emlak İnşaat İthalat İhracat Tic. Ltd. Şti.’nin Kayıp Hafızalar
adlı projelerin, Belgesel sinema kavramının gerektirdiği sinematografik estetik ve bilimsel çalışma konusunda veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan destek kriterlerine uygunluk açısından yeterli bulunmadığından reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN ANİMASYON FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Tonguç Film Video – Çizgi Film – Tonguç Yaşar’ın Küçük Sinan’dan Koca Sinan’a, adlı projesi,
Çizgi Sinema kavramının gerektirdiği canlandırma tekniği ya da estetik açıdan yeterli görülmemesi veya benzerlerinin Bakanlık arşivinde bulunması nedeniyle reddine,

DEĞERLENDİRME DIŞI BIRAKILAN PROJELER

1- Kamil Bilici’nin Selymbria – Silivri Belgeseli,
2- Mehmet Ezici’nin Afeti Devran Neriman Köksal,
3- Remziye Topdemir’in Cem Karaca ve Yol Arkadaşları,
4- Zübeyde Arslan’ın Karınca Ezmez Şevki,
5- Nahed Awwad’ın Evimden Beş Dakika,
6- Tunç Boran’ın Polis Memuru Cemil Efendi ve Şeytan Adası,
7- Gökhan Yorgancıgil’in Menekşeler ve Güller,
8- Mustafa Cemal Sağol – Artı İletişim Prodüksiyon’un Gizli Cennet: Macahel,
9- Duru Reklam Film Yapım Pazarlama Ltd. Şti’nin Bacıyan-ı Rum,
10- Ka Prodüksiyon Reklamcılık Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti’nin Bir Osmanlı Bibliyomanı: Ali Emiri Efendi,
11- Rota 25 Kare Reklam Org. Basın Yayın Sanayi Ticaret Ltd. Şti’nin Nedret Güvenç Belgeseli,
12- Birsel Turizm Filmcilik ve Reklamcılık Ltd. Şti’nin Sadık Şendil Belgeseli,
13- 8. Sanat Multimedya Yapım ve Organizasyon Ltd. Şti’nin İstanbul Semalarında,
14- Sidem Reklam Org. İthalat İhracat Hediyelik Eşya San ve Tic. Ltd. Şti’nin Elde Var Hüzün adlı projelerinin,
proje dosyasındaki eksik belgeler (yapımcı belgesi, telif haklarına ilişkin olarak eser sahiplerinden, ilgili şahıstan ya da mirasçılarından alınması gereken muvafakatname v. b.), yanlış kategoriye başvuru, başvuru sahiplerinin bir başka kategoriden destek alıp projelerini henüz teslim etmemiş olmaları veya projenin il tanıtımı kapsamına giriyor olması gibi nedenlerle değerlendirme dışı bırakılmasına karar verilmiştir.

(30 Ağustos 2007)

Serpil Boydak

(benim) BERGMAN’ım / (benim) ANTONIONI’m

Haddime mi düşmüş, ne Bergman, ne Antonioni benim, ama onların bende uzantıları var, yeterli olmasa da, eksikliğini, azlığını bilsem de, ama yine bir uzantıları var.

Tuncan Okan, Milliyet’te film eleştirileri yazıyordu, onlar içinde La Notte’ye yazdığı yazı beni hayli etkilemişti, orijinal adını Fransızca gibi okumaya çalışmıştım, yarım yamalak İngilizcem ile, sonra İtalyanca olduğunu öğrenecektim. İşte gazetedeki eleştiriyi okuyunca, filmi görmek istedim. İstediğimde oldu, o zamanlar bulunduğumuz Tokat’tan Samsun’a gittiğimde, bana müjde verir gibi Gece filminin oynadığı söylediler. O akşam saat 18:00 matinesinde (Cumartesi) Gece filmini seyrettim, Pazartesi günü saat 14:00 matinesinde tekrar seyrettim. Sonraları tekrar seyretmelerim oldu, birde tek kanal olduğu dönemde TRT televizyonunda seyredecektim, eğer ikinci kasetle üçüncü kasetin yerleri karışmasa idi. Gece, başladı, gördüğüm, bildiğim film, biraz sonra epeyce bir sıçrama yaptı, -o zamanlar film arasında reklâm göstermiyorlar daha– biraz sonra da FINE yazdıktan sonra, sıçrama yaptığı noktadan devam etmeye başladı, bir dakika sürmeden yayın kesildi. TRT, Gece’yi böyle göstermişti. Bir yıl kadar sonra, artık Ankara’da idim, L’Eclisse gösterime girince koşa koşa gittim, onu da iki kez seyrettim, üst üste. Bu arada, sinema dergilerinde Antonioni hakkında okumuş ve kendisine lâyık görülen, “sinemada bir filezof”u unutmamıştım. Sinematek’de, bir türlü göremediğim L’Avventura öncesi kimi filmlerini gördüm. La Notte ve L’Eclisse gibi değildi, onlar çok konuşkan filmlerdi, hâlbuki üçlemenin son iki filmi oldukça az konuşmalı idi. Sonra Blow-Up geldi. Bu kez renkli idi, ilk renkli filmi Deserto Rosso’yu bir yerlerde yakalayamamıştım. Blow-Up için ölümü üzerine çıkan bir yazıda “tanındığı” film diyorlardı. L’Avventura’dan beri tanınmıyor mu? Le Amiche, Kadınlar Arasında olarak Tokat’ta oynadığı zaman, ben de tanımıyordum, yoksa yine büyük bir olasılıkla bol diyaloglu bu filme gitmez mi idim. Zaten çok az gösterilmişti. Uzun süre inatla siyah/beyaz yapılan filmlerden sonra Deserto Rosso’da rengi oynanabilen bir unsur olarak kullanarak renkliye geçmek, giderek görüntü ağırlıklı ama kameranın teknik özelliklerinin canbazlığını -artık- yapmadan filmler yapmak, filmlerinin tamamını göremediğim, La Notte (Gece)’sine hâlâ hayran olduğum, L’Avvetura (Macera)’sını hâlâ merak ettiğim, (benim) Antonioni’m.

Bergman’ın haberini daha önce duyduk ve hemen, önce Il Silenzio olarak tanıdığımız Tystnaden ile ilk kez karşılaştığımız, kuzeyin bu -yine- suskunluklar arkasına saklanmış yönetmeninin filminin adı (Sessizlik) belleğimize yansıdı. Sık sık uğradığım Bilgi Kitapevi’nin (Ankara) vitrininin bir gün bir tek kitapla doldurulmuş olduğunu gördüm: Yaban Çilekleri. Bu Bergman’ın senaryosu idi (Smuktronsstallet) Yayınevi bu senaryo ile yayınına başlıyordu, sonra bir çok senaryolar daha yayınladı. Bu kitaplar arasında, bir kitapta birleştirilmiş olarak yine Bergman’ın Det Sjunde Inseglet / Yedinci Mühür ve Sasom i eh Spegel / Aynadaki Gibi de yer alacaktı. Bunlardan Yedinci Mühür’ü Sinematek’de izlediğimde, filmin açılış sahnesinedeki kayan siyah, gri, beyaz bulutlar önündeki -havada asılı gibi duran- kartal’ı unutmam mümkün değil. Çok vurucu bir açılıştı. (Yıllar sonra Yılmaz Güney’ın Umutsuzlar filmini hemen hemen aynı sahne ile açılır görünce de hatırlamıştım. Güney’in filmi renkli, vakit gündüz ve kuş da martı, bembeyaz bir martı idi.) Sinema tarihinde yer alan ünlü sahnelerden biri olarak Yedinci Mühür’deki ölüm ile satranç oynama hayli ilginç idi. Araya bazı çok filmi girdi ama benim Bergman’da favori filmim Persona olarak kalacaktır. Persona, Gece gibi de değildir. Biçim olarak bambaşka bir şeydir. Yine ne yazık ki tüm filmlerini göremedim.

Antonioni, Bergman, sinemada hem farklı (diğerlerine nazaran ve kendi aralarında), hemde benzer yönleri olan iki usta. Sinema yapmada usta, yoksa sinemanın, kameranın verdiği teknik olanakların canbazlığını yapmada değil. İnsan yüzünü kullanmada, insanın iç dünyasına kişisel, toplumlarına has sorunsalına, (belirli bir dönem) sınıfsal yapısına çözümleyici (farklı) bakışlar, bu iki ustayı sinemaların olgunluğa ulaşmış yalınlığında da birleştiriyordu. İkisi de, oyuncu kullanımında (ve yetiştirmede) -hele kadın oyuncu- yarışmadan, birbirlerine nazire yapar gibiydiler. Uzun yaşamlarına, Bergman sinemanın yanında bolca tiyatro da yerleştirmişti. Kendi özelliklerini koruduğu sürece bu iki zıt kardeş sanatın, aynı kişi tarafından yapılması, yapanı her iki dalda da değerlendirme olanağı verecektir. Antonioni ise görselliğin başka bir alanına yönelmiş idi, son yıllarında, resim yapıyordu.

Sinemadan derin izler bırakan iki usta geçti; ikinci yüzyılında sinema, kral olduğu günleri hayli geride bıraktı, yine sinema var ama tekniği değil de teknolojisi ile, anlatım anlayışları ve içerikleri ile hayli değişmiş, yönetmenlerinin olaylara bakıştaki derinliğini ile (biraz) sığlaşmış, fotoğrafın hareketi ile değil de fotoğraftaki hareketle ön plâna çıkmaya çalışan bir sinema.

Her dönem, kendi anlayışı içinde -bazen anlayışının dışında da- kendi ustalarını yetiştirecektir. Yeni ustalar Antonioni ve Bergman’a benzemese de.

(28 Ağustos 2007)

Orhan Ünser

Serin Gerilim

Sinemaya gideceğim zaman salonun rahat, klimalı, büyük ve temiz olmasını isterim, hâttâ bugünlerde böyle bir ortamda bulunmak benim için tam bir şölen. Sıcaklardan bunalıyorum ve hemen hemen her gün sinemaya gidiyorum.

Zamanımın birazını farklı dünyalarda geçiriyor, salondan çıktığım zaman hayatın gerçeklerine geri dönüyorum ve her şeyin ne kadar sıradan olduğunun farkına varıyorum. İnsanlar sabah işe, akşam işten eve gidip geliyor, televizyon karşısında aynı olayları, aynı sunucuları izliyorlar, hayat dümdüz bir çizgi gibi çiziliyor sanki ve bu sıcakta daha da çekilmez bir hâl alıyor.

Eğer yaşamınızda çok kısa bir süre için, günün yarısını bile doldurmayacak kısalıkta da olsa bir değişiklik yapmak istiyorsanız evinizden çıkın, farklı bir ortama, sinemaya gidin, başka bir dünyaya girin, bu dünya gerilimlerle dolu olabilir, dramlar içerebilir, komik ya da fantastik bir dünya da olabilir.

Siz yeter ki yaşadığınız dümdüz hayattan kopup gidin. Şu sıcaklarda eğer tatilde değilseniz buz gibi bir sinema salonundan daha rahatlatıcı ne olabilir?

Bu hafta, Harry Potter’i arkadaşlarımla birlikte göreceğim için Şüphe filmine gittim. Şüphe (Disturbia) ilk yarısı biraz durağan geçse de gerilim dolu bir film.

Babasının ölümünden sonra bunalıma giren Kale, okulda bir öğretmenine şiddetle karşı geldiği için üç ay ev hapsi cezası alır. Uzun günler ve geceler boyunca dürbünüyle komşu evleri izler ve karşı evdeki esrarengiz cinayetlere tanık olur. Ama polisin gözünde suçlu olduğu için buna kimseyi inandıramaz. İki arkadaşının da yardımıyla sonunda her şey açığa çıkar.

Bu film insanın tüylerini ürpertirken Amerika gerçeğini de ortaya koyuyor. Yalnız, mutsuz, bunalımlı insanlar, hayatla tek başlarına başa çıkmak zorunda olan gençler, temiz ve düzenli bir monotonluk Amerika’da geçirdiğim bir seneden hiç de farklı değil. Bütün sıkıntılarına rağmen bizim ülkemizde yaşam çok daha insancıl. Acaba Kale’nin başına gelenleri ben yaşasam o kadar yalnız kalır mıydım, yoksa o üç ay boyunca bütün aile bizim evde mi yaşardı, ne dersiniz?

(17 Ağustos 2007)

Emir Batuş

Georgia Şaşkınlıkları

Georgia Yasası filmini geçen hafta Sadi Bey’in düzenlediği basın gösteriminde izledim. Hayatımda gittiğim ilk basın gösterimi olduğu için kendimi epey yabancı hissettim, birde yanımda annem olunca kendimi şahsiyetsiz anne kuzusu gibi görmeye başladım ama öyle bir ortama da benim yaşımda bir çocuğun yalnız gelmesi doğru olmazdı.

Galada annemin öğrencileri ile karşılaştık, bende anasının oğlu olarak kokteyldeki misafirler tarafından tanındım. Alin Taşçiyan, Atilla Dorsay gibi ünlü eleştirmenler de basın gösterimine gelmişti.

Film başlamadan önce Sadi Bey cep telefonlarını kapatmamızı rica ettiğinde Atilla Dorsay, “Telefonumu kapatamam hayatımın en önemli telefonunu bekliyorum” diyerek espriyi patlattı.

Sadi Bey de arkasından “Hayatınızın telefonu yanınızda diyerek” Atilla Bey’in hanımını gösterdi ve film başladı.

Georgia Yasası filmini komedi türünde olarak tahmin ettiğim için psikolojik ağırlıklı bir filmle karşılaşınca şaşırdım. Film parçalanmış bir Amerikan ailesinin bunalımlarını anlatıyor.

Bir zamanların protest filmlerinin yıldızı ve aerobik hocası Jane Fonda’yı bu filmde kuralları olan disiplinli ve tatlı bir büyükanne rolünde izliyoruz. Zaten son dönemde hep bu rollerde karşımıza çıkıyor. Tıpkı Jennifer Lopez ile rol aldığı Vay Kaynanam Vay filmi gibi. Lindsay Lohan ise sorumluluk sahibi olmayan bir genç kız olarak karşımıza çıkıyor. Filmin içinde alınacak çok güzel mesajlar var örneğin; paranın bir süre sonra aile ilişkilerinin önüne geçemediği, kuşak çatışmalarının her zaman yaşanacağı, düzensiz yaşamanın verdiği zararlar anlatılıyor. Eğer aile ilişkilerini anlatan filmlerden hoşlanıyorsanız Georgia Yasası güzel bir film.

(09 Ağustos 2007)

Emir Batuş

Outlaw – Kanunsuzlar

Erk duygusu, isyan duygusu, psikolojik rahatsızlık, nedeni her ne olursa olsun, toplumda şiddet eğilimli insanlar var. Her gün gazetelerde okuduğumuz, artık, belki de bu tür haberlere fazlasıyla rastladığımızdan, neredeyse kanıksadığımız birtakım insanlar bunlar. Zevk için cinayet işleyenler, insanları haraca kesenler, cinsel tacizciler… Liste böyle uzar gider.

Sinemanın en büyük kaynaklarından biri de toplumsal olaylar olunca, bu konu da beyazperdeye yansımakta gecikmedi. Dünya üzerinde çeşitli yönetmenler şiddet konulu filmler için kamera arkasına geçti. Bu sene gösterime giren Serdar Akar imzalı Barda da bu tür filmlerin yerli örneklerinden biri. Bu ay da, türün İngiliz yapımı bir örneği buluşuyor izleyiciyle: OUTLAW ya da Türkçe adıyla KANUNSUZLAR…

Filmin yazar – yönetmeni Nick Love, gazetelerde rastladığı güncel haberlerden yola çıkarak oluşturmuş senaryoyu. Yani Outlaw, bir anlamda, yönetmenin toplumdaki şiddet olaylarına tepkisinin dışavurumu. Filmde izlediğimiz olaylar, her an karşımıza çıkabilecek olaylar olduğundan, izleyici hemen özdeşlik kurabiliyor filmle. Özellikle de, sonradan bir rüya olduğunu anlamamıza rağmen gerçekçiliğinden hiçbir şey yitirmeyen ilk sahne, koltuğa çiviliyor insanı.

Şöyle bir canlandırın gözünüzde: Yaşamınız huzur içinde akıp giderken, aniden bir el uzanıp onca emekle kurduğunuz düzeni yerle bir ediyor. Gasp, cinayet ya da tecavüz korkusuyla sokağa adım atamaz oluyorsunuz. Kendinizi bile koruyamazken, sevdiklerinizi korumak adına hiçbir şey yapamamanın çaresizliğini yaşıyorsunuz bir yandan da. Tüm bunları birkaç saniyeliğine düşünmek bile, Ağustos sıcağına rağmen tüylerinizin ürpermesine neden oldu değil mi? İşte Outlaw ve benzeri filmler, her ne kadar bazılarını izlemek cesaret istese de, toplumsal gerçekleri yansıtan birer ayna görevi görmekte ve kabûl etmek güç olsa da, toplumlar git gide daha karanlık bir dünyaya sürüklenmekte.

Filme dönersek… Outlaw, gerçeğe dayanan güçlü bir öyküye sahip olsa da, senaryoda birtakım boşluklar ve izleyiciyi filmden uzaklaştıran bazı saçmalıklar mevcut. Bunlardan en çok göze çarpanı, filmin başında bizi fazlasıyla etkileyen Gene karakterinin, filmin sonunda, yaralı olmasına rağmen, onca polisin arasından sıyrılıp, intikamını almak adına işyerine varabilmesi. Aynı sekansta karşılaştığımız bir başka saçmalık da, bunca adamı olan, üstelik ciddi anlamda koruma altında tutulan uyuşturucu baronu Manning’in, sıradan bir adama rüşvet babında verilecek para dolu bir zarfı, kendi eliyle vermek için kendi kullandığı bir arabayla tek başına getirmesi! Filmdeki mantık hatalarının yanı sıra, teknik anlamda beni rahatsız eden bir şey de kameranın sürekli titremesi oldu. Bu durumun, ‘dogma’ geleneğinden beri süregelen ‘filmleri el kamerasıyla çekme modası’ veya görüntüdeki titremenin ‘şiddetin insan ruhunda yarattığı sarsıntının filme yansıması’ şeklinde açıklamaları varsa, kabûl!

Outlaw’ı, tüm bunların ötesinde, çizdiği karakterler üzerinden yorumlamak çok daha doğru olur belki de. Filmin ana kahramanı Danny Bryant (Sean Bean) başta olmak üzere, Gene Dekker (Danny Dyer), Cedric Munroe (Lennie James), Sandy Mardell (Rupert Friend), Simon Hillier (Sean Harris) ve Walter Lewis (Bob Hoskins)’in, toplumun farklı kesimlerinden gelen altı kişinin, kesişen yaşamlarına tanık oluruz Outlaw’da. Hepsinin yaşamlarında baş etmekte zorlandıkları problemleri vardır ve ‘şiddete karşı durmak’ adına kurulan bu birliktelik, ya da medyada yer alan adıyla Kanunsuzlar Çetesi, her birinin yaşamında olumlu ya da olumsuz değişiklikler yaratacaktır.

Danny Bryant, Irak’taki görevinden henüz dönmüş emekli bir paraşütçüdür. Ülkesini korumak adına bunca yılı evinden ve sevdiklerinden uzakta geçirmek zorunda kalan bir insan için, geri döndüğünde, sokaklarında suçun alıp yürüdüğü ve devletin bu konuda hiçbir şey yapmadığı bir ülkeyle ve kendisine sadık kalmamış bir eşle karşılaşmak yıkıcı bir darbedir. Danny bir otele yerleşir. İçine kapanıktır. Dertleşmek için buluştuğu eski komutanına bile, yaşamındaki büyük boşluğu anlatamaz. Kaldığı oteldeki güvenlik görevlisi Simon’la birlikte, şiddete karşı mücadele edecek bir çete kurmaya karar verir. Liderlik ve şiddete karşı girdiği savaşım Danny’i yeniden ayağa kaldırsa da, çok geçmeden o da sistemin oyununa gelecek ve kendi kendini yok edecektir.

Güvenlik görevlisi Simon, askerlikten atılmış, yalnızlığın kendisini ‘insanları röntgenleme’ye ittiği bir adam olarak çıkar karşımıza. O da şiddete karşı savaşmak istemektedir. Ama film ilerledikçe, Simon’un tam anlamıyla ırkçı ve faşist olduğu çıkar ortaya. O güne kadar içinde beslediği topluma karşı duyduğu büyük öfke bir anda patlar. Aslında tek istediği şiddet uygulamakken, buna temiz bir kılıf bulmaya çalışır çete aracılığıyla. Sonuç, lider tarafından çeteden ihraç edilmesi olur.

Gene, sıradan bir hayat süren, orta sınıf bir vatandaş. Evlenme hazırlığı yaptığı nişanlısı ile birlikte yaşıyor. Karakterlerimizin çoğu gibi, şiddet yanlısı değil. Aksine şiddetten ürküyor. Sokakta, kendinin ya da nişanlısının başına gelebilecek kötülüklerden o denli ürküyor ki, rüyalarında bile bununla uğraşıyor. Uğraşmak zorunda olduğu bir sorun da işyerinde başına çöreklenen şirket mafyası. Çete sonrası Gene’in yaşadığı değişimse gözler görülür derecede. Evlenmekten vazgeçiyor. Şirkette ona musallat olan adamı bir yumrukta deviriyor ve filmin sonunda (saçma da olsa!) mafya babasını öldürüyor.

Cedric bir savcı. Uyuşturucu baronu Manning’e karşı olan davada görevli. Mahkeme tuvaletinde Manning’in adamlarından biri tarafından tehdit ediliyor. Huzuru kaçıyor ama ses çıkarmıyor. Ama tehdit gerçekleşiyor. Manning’in adamları Cedric’in karısını karnından bıçaklıyor. Bebek anında ölüyor, kadınsa hastanede. Aradığı adaleti artık hukuktan bulamayacağını anlayan kanun adamı da Kanunsuzlar Çetesi’nin bir üyesi oluveriyor! Ama filmin sonunda yine kanuna güvenip teslim olduğunda sistemden son tokadını yiyor ve polisler tarafından ‘ortadan kaldırılmak’ adına öldürülüyor!

Walter, önce Cedric’i mahkemeye götürmekle görevli sıradan bir polis memuru olarak çıkıyor karşımıza. Çetenin bir üyesi olmasa da, onlara destek veriyor. Çünkü, meslekte geçirdiği bunca yıldan sonra, doğru biri olmanın insanı bir yere götürmediğini anlamış durumda. Üstelik polis merkezindeki yozlaşmanın, dönen dolapların, cebe atılan rüşvetlerin de farkında. Böylece Walter, çeteye içeriden bilgi aktarıyor. Bunu yaparken de belki meslek hayatı boyunca hissetmediği kadar işe yaradığını hissediyor ve bu his içindeyken de öldürülüyor!

Sandy bir üniversite öğrencisiyken, eşcinsel olduğunu düşünen birtakım adamların saldırısına uğruyor. Bu dehşet verici saldırıdan geriye, yüzünde ve bedenindeki artık birlikte yaşamak zorunda olduğu izler kalıyor. Sandy’i tanıdığımızda, içine kapanık, yara izlerinden utandığından ve yeniden saldıra uğramaktan korktuğundan kendini toplumdan uzaklaştırmış bir genç adam. Üstelik kendisine saldıran adamların salınıverdiğini öğreniyor. Çetenin dağılmasından sonra, Sandy’i yeniden üniversiteye başlamış halde görüyoruz. Korkuları geride kalmış. Kızlarla flört edecek kadar yeni yüzüyle barışmış, spor müsabakalarına katılan dışa dönük bir genç adam artık o. Çeteye yeniden katılmayı reddeden de tek o oluyor. Bunun için suçlamalı mı? Suçlanmamalı mı? İşte size medyadan çok alışık olduğunuz türde bir oylama sorusu. Filmi izlerken de benzeri bir oylamayla karşılaşmıştık, hatırlarsanız. Haber spikeri yüzünde kocaman bir sırıtış, konuşuyordu: “Kanunsuzlar Çetesi halktan yana mı? Değil mi? Eğer halktan yana diyorsanız…”

(31 Temmuz 2007)

Gülay Oktar Ural

Sıkı Aynasızlar (Hot Fuzz)

Ben bu güzel filmi görmeyi çok istemiştim ama biraz tedirgindim çünkü +18 yaş sınırı vardı. Oysa hiçbir engelle karşılaşmadan biletimi aldım ve salona girdim, yine de bileti bana satmalarına çok şaşırdım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay olacağına inanmıyorum, Amerika’da da bu filme +18 yaş sınırı getirilmiş ve ben 14 yaşındayım. Salonda benden başka da kimse yoktu. İçimdeki huzursuzluk ilk 5 dakikadan sonra giderek azaldı ve gayet rahat bir biçimde filmi izledim, hâttâ yaş sınırı getirilmesine şaşırdım çünkü bu film şiddetle dalga geçen aksiyon – komedi türünde keyifli bir filmdi ve benim yaşımdaki herkesin oynadığı bilgisayar oyunlarındaki şiddet sahnelerinden pek de bir farkı yoktu.

Gelelim Filmin Konusuna

Shaun Of The Dead ve The Land Of The Dead gibi sansasyon yaratan filmlerin yönetmeni Edgar Wrigh’in yönettiği filmin başrollerini Simon Pegg ve Nick Frost paylaşıyorlar.

Film, Londra’da başarılı bir polis olan Nicholas’ın Sandford kasabasına tayininin çıkmasından sonra kendisine eşlik eden çılgın polis Met ile beraber başına gelen komik olayları anlatıyor.

Sandford öyle bir kasabadır ki halkın polislerden korkusu yoktur, insanlar aklına esen her şeyi yapmaktadırlar ve her gün esrarengiz cinayetler işlenmektedir ama kasabanın yerlileri o kadar duyarsızdır ki Nicholas ve umursamaz partneri Met’in o cinayetleri çözmesi çok zordur ve de ortada hiçbir ipucu yoktur.

Günümüzde nedensiz işlenen cinayetlerle ve insanların bunalımlarıyla dalga geçen, gerek komedi olarak gerekse aksiyon olarak çekilmiş olan ve hiçbir mesajı olmayan, sadece şiddet içeren Hollywood filmleriyle dalga geçen bu yapıtın bir özelliği de hem güldürmesi hem heyecanlandırması, hem de düşündürmesidir. Film, tam gerilecekken güldüren ama güldürürken de gerebilen akışıyla seyirciyi etkilemekte ve şaşırtmaktadır.

Dünyada İngiliz sinemasına karşı genel bir kanı olduğu için biz izleyiciler, bu filmi Hollywood’un taklidi olarak görebiliriz, bu yüzden bu film sinema salonlarından erken kaldırılabilir. Eğer biz içimizdeki önyargıyı atarsak İngiliz sinemasındaki devşirmeyi bu filmde de görebiliriz. Korku filmlerindeki başarılarıyla tanınan Edgar Wright komedi dalında da başarısını göstermiş, filmin esprileri de taze ve zeki olmuş. Final sahnesinde de çok büyük bir sürprizle karşılaşacaksınız. Bence bu güzel yapıtı kaçırmayın.

(27 Temmuz 2007)

Emir Batuş

Mehmet Soyarslan’dan “Cevap İstemek Hakkı…” Üzerine Bir Yazı

Her yıl dünyanın çeşitli kentlerinde birçok film festivali düzenlenir. Bunlardan bazıları film türlerine göre yapılır. Örneğin Fantastik Filmler Festivali, Korku Filmleri Festivali, gibi.

Bazı festivaller kadın filmlerini bazıları ise örneğin Sinema Tarih Buluşması gibi tarihi filmleri buluşturur.

Bazen filmleri müşterek yönleri bir araya getirir. Meselâ Sırbistan’da bu yaz Eurimages Filmleri Festivali var. Filmler o yıl Eurimages’dan destek almış yapıtlar arasından seçiliyor.
Mehmet Soyarslan’dan “Cevap İstemek Hakkı…” Üzerine Bir Yazı yazısına devam et

(Önemli) Bir Roman: Sahnenin Dışındakiler

(ÖNEMLİ) BİR ROMAN: SAHNENİN DIŞINDAKİLER
(TAMAMLANMAMIŞ) BİR SENARYO: İKİ ATEŞ ARASINDA
(ÇEKİLMEMİŞ) BİR FİLM : …………………………..

Fethi Naci, 1981’de yayınladığı “100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme” (Gerçek Yayınları) isimli kitabının 99. sorusu olarak sorulan “en beğendiğiniz yirmi romanı sayar mısınız?” sorusuna verdiği cevapta, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler* romanını da sayar. İşgâl İstanbul’unda geçen roman, Cemal’in anlatışı ile iki bölüm olarak, geniş bir dönemi zaman olarak verdiği gibi, bir kişiler galerisi de oluşturur. Sinema yazıları ağırlıklı bir sitede, bir roman üzerine bir yazı değil bu. Ahmet Hamdi Tanpınar, romanından İki Ateş Arasında* isimli bir senaryo da çıkarmış, daha doğrusu, romanda ele alınan olayların bir kısmını beş kez senaryo olarak yazmış, karşılaştırmalı bir okumada romandan çıkartılan bir senaryodan çok, romanın çatısı altına biraz girebilen bir çalışma olarak görülüyor. Mehmet Baydur kitaba (senaryo) yazdığı önsözde, final sahnelerinin (veya sahnesinin) yazılmamış olduğunu belirtiyor. Eldeki metin, filme çekilmemiş bir senaryo olarak, hareket noktası aldığı romana nazaran içerik bakımından biraz zayıf kalıyor, bu ise gayet normal. Romanın (edebiyatın) yapısı ile sinemanın (senaryo) yapısal varlılığından doğan bir durum. Senaryoda, Kurtuluş Savaşı filmlerinin hemen hepsinde bol bol gördüğümüz, silâh kaçırma, kişi izleme sahneleri var ki, bunlar romanda bulunmuyor. (Eğer çekilse idi) filme hareketlilik getirecek bu gibi sahneler / bölümler romanın anlatımına da uygun düşmeyebilirdi. (Burada hemen belirtelim ki; romanın ilk bölümü Cemal’in işgâl İstanbul’una dönüşü ile başlıyor ve uzun bir geri dönüşle, Cemal’in İstanbul’dan ayrılmadığı dönemi daha çocuk / genç olduğu günleri anlatıyor ve de Sabiha’yı. İkinci bölümde, ele alınan dönüş, 6 – 7 yıl sonra olacaktır, İstanbul işgâl altındadır ve Anadolu’da direniş ve başkaldırma başlamıştır. Cemal bu kargaşa İstanbul’unda, halkın yoksulluğunu, bazı çevrelerin safahatını, Anadolu hareketine İstanbul’da siyasi çalışmalarla katkıda bulunanların gayretini, böyle bir ortamı kârını artırmak için kullananları, hâlâ padişah veya Anadolu arasında karar veremeden ortada sallananları tanıyacak ve herkesin bahsettiği ve evlenmiş olduğunu öğrendiği Sabiha’yı arayacaktır.)

Eldeki roman ve senaryoyu karşılaştırınca, ben romana daha ağırlık vererek, özellikle ikinci bölümünden çıkarılabilecek daha farklı bir senaryo ile, iyi bir filmin kapısına gelinebileceği kanısındayım. Evet, romanın kahramanları yazarın iki yerde belirttiği gibi, -Kurtuluş Savaşı’na göre- sahnenin dışındadırlar. Bu sahnenin dışındakilerin bir kısmının Anadolu ile ilişkileri, bazılarınınsa sarayla, işgâlcilerle ilişkileri vardır ve hepsinin savaş içinde kendi iç çekişmeleri de devam etmektedir. Bütün bunların yanında Cemal’in Sabiha’yı araması da, olayı kişiselleştiren ve entrikayı yükselten bir olgu olarak yer almaktadır. Romanda -artık finale doğru- iki kez buluşmaları oldukça sinemasal malzeme içerecek biçimdedir. Bir kez yolda karşılaşırlar, önce gören ve seslenen Sabiha’dır, sonra ise Cemal’in evine gelecektir, çok gergin bir anında. İlginçtir, Sabiha, Afife Jale’yi tiyatrodan tanımaktadır, birlikte bulunmuşlardır (çalışmışlardır) ve Cemal’in eline son anda geçen bir tiyatro ilânında Sabiha’nın sahneye çıkacağı duyurulmaktadır. Romanın (senaryonun değil) içerdiği hayli sinematografik bölümler vardır, bunlarda göz önünde bulundurularak, romanın ikinci bölümünden çıkarılabilecek bir senaryo ile eğer Sahnenin Dışındakiler (bu isimle Yeşilçamda ne kadar ilgi çekebilirdi (!?) filmleştirilebilse idi…. perdeye yansımadan hiçbir şey söyleyemeyiz. Ama romanı ve senaryoyu (önce senaryoyu olmak üzere) tekrar okuyunca iyi olabilecek bir filmin kapısını çalmadan geçmişiz gibime geliyor. Ama roman hâlâ oralarda bir yerlerde. Yazık demek istemiyorum, çünkü benim okurken izlediğim filmin romanı, diğer bir çok film malzemesi olabilecek romanlar ile birlikte kendi alanlarında bulunurlarken, sinemacılarımızın bunlardan yapabilecekleri filmlerin vereceği sonuçlar ile uyuşmayabilirler. Uyuşurlarsa iyi olur, olmaz ise de, romandan kaynaklansa da o başka bir şey, bir filmdir. Her biri kendi alanında değerlendirilmeli. Sahnenin Dışındakiler iyi bir sinema filminin malzemesini içermektedir, kesinlikle dizinin değil.

Yazıda ağırlıklı olarak romanı, hep ikinci bölümünü göz önünde bulundurarak ele aldım, birinci bölüm, Cemal’in çocukluk / yeni yetmelik günlerini anlatan bölümleri de, ikinci bölüm kadar değerli malzeme içeriyor, yalnız, romana ad olan sahne ve bunun dışındakiler; Kurtuluş Savaşı ve ona uzaktan bakan (mı?) ve İstanbul’da onunla ilgili ve ilgisiz hayatlarını yaşayanlardır.

(25 Temmuz 2007)

Orhan Ünser

* Sahnenin Dışındakiler – Nakışlar Yayınevi – ?
* İki Ateş Arasında – İyi Şeyler Yayıncılık Ltd. Şti. – 1998